0 yorum

Silahların Gölgesi Altındaki Çocuklar


Her geçen gün artan insan hakları ihlallerinden en çok çocuklar zarar görüyor. Sadece ölümler bu trajediyi anlatmaya yetmez.Vahşetin ve acımasızlığın egemen olduğu Ortadoğu'da ki bu bataklıkta saplanıp kalan insanlık vicdanı ne yazık ki kimi insanların vahşiliklerini engellemeye yetmiyor. Kin,nefret ve gözyaşının olağan bir şey gibi kabul edildiği bu coğrafyada bebek ölümlerinin yanında çocuklara yapılan kötü muamele ve işkence de maalesef sıradan,rutin bir olaymış gibi kabul görüyor.Mesele bu yönüyle tam manasıyla bir trajedi.Daha yeni doğup tüm yaşama sevinciyle kundaklanmış minik bedenler toprağa giriyor.Hava harekatları maalesef masum insanların da canlarını alarak onların yaşam nefeslerini yok ediyor.Savaşların insani boyutu her daim görmezden gelinmiş ve yok sayılmıştır.Yaşamın kutsallığının böyle pervasız ve insafsızca ayaklar altına alınmasını Dünya tüm şaşkınlığı ve vakurluğuyla izlemeye devam etmektedir.Herhangi bir yaptırımı bırakın tek bir kınamayı bile çok gören uluslararası kuruluşlarda bu suçun ortaklarıdır.Savunma hakkının kutsallığından dem vuranlar yaşam hakkının gasp edilmesine seslerini yükseltememektedirler.Politik ilişkiler bütün insani değerlerin üzerinde kabul edilmeye devam ettikçe bu tip dramlar daha çok yaşanır.Özellikle savaşın ve çatışmanın a'sını bile bilmeyen minik vücutlara bu fatura kesiliyor.Zalimlik,acımasızlık ve hırsın yol açtığı bu insanlık dışı olayı bütün kamuoyu ve devletlerin ortak bir doktrin ile lanetlemesi gerekmektedir.Mühimmat ve silah ticaretiyle uğraşan karanlık lobiler savaşlardan,kan ve gözyaşıdan beslenmektedir.Uluslararası silah ticareti barışın önünde en büyük engeldir.Silah ve savunma alanında yatırımda bulunan çok uluslu şirketler savaşlardan rant elde ederler.İsrail ve ABD gibi ülkelerde malum silah ticaretinin başını çekiyorlar.Her üretilen mühimmat ve silah insanlığa ölüm kusan bir cellat gibi görülmeli.Bu yönüyle bakıldığında da Dünyada ki şiddetin bitmesinin zor olduğu görülmelidir.ABD'deki kişisel silahlanma en üst seviye bulunmakta.Silah tüccarları yeni teknolojilerinde yardımıyla her geçen gün kar marjlarını yükseltmenin derdindeler.Böyle olunca da kalıcı bir Dünya barışından bahsetmek hayal gibi görülmeli.Yani savaş ve benzeri çatışmalardan çıkarı bulunan global bir lobinin bulunduğunun bilinmesini isterim. Kısaca para ve kazanma hırsının önünde insanlığın en masum canlıları olan bebekler bile duramıyor maalesef..

0 yorum

AIDS ve Toplumsal Bilincin Önemi


Fakirlik ve sefaletle birlikte gelen cehalet ne yazık ki HİV belasını afrikalılara bela etmiş durumda. Koruyucu ve önleyici yöntemleri yayılıma karşı uygulamada ki yanlışlıklarla birlikte bölge halkını yönlendirip bilgilendirecek personelinde yetersizlik ve ilgisizliği neticesi salgının önü alınamamış. Maalesef ki orta doğudaki sorun gibi aciz,sefaletin pençesine düşmenin doğal bir sonucu olarak görülebilen bu cahil insanları Filistin de sadece İsrail değil ayni şekilde afrika steplerinde de doğa acımasızca cezalandırıyor. Yani ne yazık ki dünya gezegeninde düşenin dostu olmuyor. Salgın seklinde çok hızlı yayılan bu virüs önü alınamaz bir şekilde insanları katletmeye devam ediyor. Esasında önlemler sayesinde bulasıcılığı çok kısıtlı olmasına rağmen bilgisizlik, ilgisizlik ve umursamazlık ne yazık bu hastalığın eline büyük bir koz veriyor. Türk toplumunda da yayılan bu virüsün tek çaresi bilgilenmek. Hastalığın aşısı bulunmuyor. İlaçlar ise sadece hayat kalitesini arttırmaya yönelik işlev görüyor. Bunun dışında HIV in yol açtığı AIDS hastalığının tıpta bir çaresi bulunmuyor. Özellikle bu hastalık İranda da oldukça yaygın. Sadece bu amaçla İran ilaç dahi geliştirdi. Toplumsal duyarlılık bu ülkede toplumumuza göre çok daha fazla. Neredeyse her köşe başında çağın vebası sayılan AIDS hakkında bilgilendirme yapan bürolar bulunuyormuş. Tabi bu önlemlerin altında dünyadaki yayılım bakımından en genç nüfusun İran da bulunuyor olması yatıyor. Ne yazık ki ülkemizde de insanlar bu konuda duyarsız. Devlette bu konuya eğilmeye eriniyor. Böyle olunca kitlesel bilinçlenme kişinin kendi iradesine kalmış oluyor. Kısaca bu virüs hakkında bilgi verecek olursak Sahra altı Afrikası denilen bölgeden yayılmaya başladığını söyleyebiliriz. ABD de ise ilk kez 70'li yıllarda eşcinsellerde tespit edilmiş. Zaten ondan sonra bu hastalığın önü bir türlü alınamamış.Bu virüs her saniye başı DNA'sını değiştirip mutasyona uğramakta ve her bir kopya virüs farklı evrimsel mekanizmaya göre değişim geçiriyor.Bu sebeplerden dolayı hastalığa deva olacak ilaç geliştirmek neredeyse imkansız. Tedavisi de bir o kadar pahalı ve dediğim gibi sadece AIDS'e yol açan semptomların örselenmesini sağlayıp kişinin yaşam standartlarını yükseltiyor. Dünyada ki örneklerle karşılaştırıldığın da Türkiye de salgın çok düşük düzeyde. Özellikle ortak şırınga yoluyla uyuşturucu kullanımı,eşcinsellik ve fuhuş gibi faktörlerde virüsün yayılmasını kolaylaştırıyor. Esasında kısa dönemde de bu virüsü durdurabilecek bir ilaç beklemek hayal olur. O yüzden toplumsal bilinç en önemli önlem olarak görülmeli.

0 yorum

İslam Coğrafyasının Makus Talihi


Ne yazık ki İsrail gibi ufak bir ülkeyle neden bunca müslüman baş edemiyor diye hiç kimse kendine sormayıp öz eleştiri yapmıyor. Meseleye sadece dini bir yaklaşımda bulunmak sorunu çözmeyip derinleştirir. Cihat edelim asalım keselim sözleri havada kalan boş laflar. Sadece tepki gösterip boykot ederek meselenin özüne inilemiyor. Bilime ve yeniliklere açık olan bir toplum olamamamız ,gelişen teknolojiyi geriden takip etmemiz ve pozitif bilimlere mesafeli oluşumuz uçurumu daha da derinleştiriyor. Medeniyetin,akıl ve bilimin önüne başka şeyler koyduğumuz müddetçe bu tablo değişmeyecek. Her dönemde olduğu gibi inançsal bir olgu olan ahireti kazanma hırsıyla ,yaşadığımız dünyayı kaybetmeyi tercih ettiğimiz müddetçe hep mağlup olacağız. İslam toplumunun geri kalmışlığının sebeplerini doğru yerde aramak lazım. Çağa ayak uyduramayıp ,uyum sağlayamayan her toplum ezilmeye mahkumdur. Özgün düşünemeyen ve gelişime kapalı toplumlar her dönem yenilmişler hatta köle edilmişlerdir. Kazanımı, çağdaşlık ve ilericiliğin aksi yönünde arayan ideolojiler başarısız olmuş ve insanlığa bir değer katmamışlardır. Atatürk'ün getirdiği muasır medeniyetler seviyesini ülkü edinme anlayışının yaşadığımız dünyada ne derece geçerli olduğu da her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Cumhuriyetin getirdiği yenilikçi ve laik eğitimin uygar toplumlara adapte olmamız da ki önemi bu yönüyle daha iyi görülmeli. Milletçe varlığımızın ve bağımsızlığımızın temel dayanağı eğitim seviyemizin gelişmesiyle orantılı olarak teknoloji ve bilimi ön yargısız ve koşulsuz kabul etmemizden geçiyor. İçe kapalı ve dünyadan izole olmuş şekilde tek dayanağını dünya gerçeklerinden uzak fikirlerde ve düşüncelerde aramak ne yazık ki coğrafyamızın kaderini kısaca orta doğudaki durumla özetlemiş oluyor.

0 yorum

Mezhepçi Anlayış ve Ortadoğunun Kaderi



İslam Dünyası aynen Hristiyanlık ve Yahudlikte olduğu gibi tek bir ümmetten çok, bir çok parçaya bölünmüş mezhepçi bir yapıda bulunmakta.Tarihsel süreçle birlikte artan fikir ve görüş ayrılıklarına siyasi bir takım ayrışmalarda eklenince bölünme kaçınılmaz olmuş.Tek ümmet fikri toplumsal yapının dinamikliğinin bir neticesi olarak parçalanmış durumda.Geçmişten günümüze gelen akımlar savaşlar,çatışmalar bu ayrışmayı daha çok körüklemiş ve İslam dünyası diğer dinlerde olduğu gibi çok parçalı bir yapıya dönüşmüş.Her mezhep ve tarikat diyebileceğimiz oluşumlar kendini ana merkezden somutlamış ve farklı çizgilerde yabancılaşmış bir akımı ortaya koymuşlar.İnsanlar arasında baş gösteren bu fikir zıtlaşmaları da günümüzde ortadoğu meselesiyle karşımıza çıkıyor.Ortadoğu denilince sadece Filistin meselesi anlaşılmamalı. Suriye ve Irakın da bulunduğu geniş jeopolitik bölgelerde buna dahil edilmeli. Osmanlı eğemenliğinden bu yana gelişen milliyetçi akımların sonucu ortaya çıkan Arap milliyetçiliği bu parçalanmanın ana sebebidir.Daha sonra bu yapı mezhepçi ayrışmalara evrilmiş durumda.Suriye ve Irakta meydana gelen siyasi ve askeri sıkıntıları tamamen mezhep odaklı bir sorun olarak görebiliriz.Özellikle İşidin ortaya koyduğu ana hedefler Sünni Arap Devleti kurma idealleriyle karşımıza çıkıyor.Tabi bunda Suriyede bulunan yapıyada göz atmakta fayda var.Esasında bu örgütün Suriye sınırları dahilinde varlık kazanıp ciddi bir ilerlemeye meyilli olması hiç şaşılacak bir durum değil.Her daim kaos ve kargaşadan beslenen ayrışmalar Suriye de vücud bulmuş şekliyle İşid adını alarak bir virüs gibi yayılmaya başladı. Irak ve içerisinde yer alan toplumun Sünni yapısını bir avantaja çevirerek yayılmasını hızlıca sürdürerek Musulun da içinde bulunduğu(Sünni nüfus yoğunluğu olan yerler) bölgelerde kontrolü ele geçirdi.İslam dünyasında ki bu ciddi ayrışmalardan fayda uman ve bunu da kan ve gözyaşı şeklinde toplumlara ödeten bu yapı kısa sürede otoritesi sağlamlaştırıp Irak ve Suriyede önemli bir güç haline büründü.Aslında Filistin de ki meseleye de bu gözle bakılmalı. İsrail zulmünün her şekilde hissedildiği günümüzde de Filistin de ki halk direnişi buna örnek gösterilebilir. İkiye ayrık bir şekilde tamamen fikir ayrışmaları sonucu siyasi otoriteyi tam olarak sağlayamamış bir Filistin var karşımızda. El Fetih ve Hamas arasındaki siyasi çekişme kutsal dava dedikleri ideallerinin önünde duran en büyük engel. Ne yazik ki bu oluşumlar ortak iradeyle birlikte siyasi kararları uzlaşı içerisinde ele alamıyorlar. Her ne kadar şiddet eğilimleriyle toplum desteğini sağlamış görünen Hamas ta Filistinde ki şiddetten en az İsrail kadar sorumludur.El Fetihin ılımlı bir çizgide uzlaşıdan yana koyduğu tavırlar dikkate alınmıyor ve gerçek bir barış sağlanamıyor.Gerçi El Fetihin burada ki yaptırım gücü tartışılabilir fakat en azından barışın sağlanabilmesi için birilerinin zeytin dalı uzatmasıda şart.Yine Suriye ye gelecek olursak orada ki yönetime karşı duyulan bitmek bilmeyen nefrette İslam dini içinde ki ayrışmaları körüklüyor. Esad yönetiminin kapitalizm karşıtı tutumda bulunması Batı dünyasının nefretinin bu ülkeye çevrilmesini sağlamıştı. Kapitalist büyük güçlerin Büyük Ortadoğu Projesiyle atmak istedikleri adımların çoğu ,kendilerine karşıt tutum sergileyen yönetimlerin ortadan kaldırılmasıydı. Arap Baharı denen iç isyanlar bu amaçla çıkarıldı ve yaygınlaştırıldı.Önce batı karşıtı Kaddafinin ipi çekildi. Sonra sıra Tunus ve Mısıra geldi.En sonda devrilmesi gereken ana hedef Esaddı. Bunların hepsinin belirli bir stratejide hazırlanan batı planları olduğu çok açıktır.Yapılmak istenen kendilerine ve İsraile daha yakın politika izleyen hükümetlerin bulunduğu devletler kurmak istemeleridir. İç isyanlardan br netice alamamaları sonucu sözde cihat söylevleriyle dünyadan toplayıp getirdikleri sözde mücahitlerle paravan bir örgüt var ettiler. Amerikan hapishanelerinde 5 sene yatırıp çıkardıkları Ebu Bekir El Bagdadi adındaki bir kanun kaçağınıda örgütün başına getirdiler. Bunların asıl amacı batıya ve İsraile hizmet edecek bir yönetim şekliyle ortadoğuyu Büyük Ortadoğu Projesinde belirlenen kıstaslar altında yeniden dizayn etmektir. Bunun asıl gerçekleşmesi ise mezhepsel uçurumların dahada büyütülmesiyle mümkün olabiliyor. Şiaların her geçen gün Sünni nüfustan daha fazla ayrıştırılmaya çalışılması bu amaca yönük bir girişimdir. Şiaların kutsal sayılan mekan ve ibadethanelerine yapılan sabotelerde yine bu planın bir parçasıdır. İşidi ve onun uzantılarını desteklemek bu yönüyle İslama aykırıdır. Tek vücut olmuş bir ümmet anlayışına vurulan en büyük darbedir. İsrailin yapmış olduğu soykırım ve zorbalıkları protesto eden grupların bu yönüyle İşid ve benzeri faaliyetlerde bulunan Sünni terör örgütlerine de aynı tepkiyi vermesi gerekiyor. Sadece yapılan protestolar Esad ve Malikiyi kapsayacak şekilde olmamalı çünkü bu protesto anlayışı tepki gösterdikleri batı ve İsrail dünyasının eline koz veren durumlara yol açıyor. Sadece mezhepçi bir düşünce yapısıyla ortaya konulan tepkiler artı değil aksine negatif yönde bir sonuç doğurmakta .Düşman diye atfettikleri İsrailin elini güçlendiren bir nitelik taşıyor. Özellikle Özgür-Der ve İHH gibi derneklerin düzenledikleri ve içerisinde siyasi İslam argümanı olan ifadeler Filistinin masumluğunu gölgeliyor. Bu  nedir tam manasıyla biliyormusunuz mezhepçi faşizmin (kafatasçılığının) İsrail zulmünün arkasına saklanma şeklidir. Bu tip siyasi mezhepçi ayrımcılıklar kimi kesimlerce körüklenmeye devam edildikçe hiç bir yerde kişisel kanaatime göre barış olmayacaktır. Zaten bu kesim aslında barıştan yana değil her akan kandan masumane,altta kalmış,mağdur edebiyatıyla siyasi rant elde etme çabalarının bir neticesidir. Bunlar yapılan zulüme karşı samimi bir tepkiden ziyade sadece içerilerinde bulunan taraf olma dürtülerini giderme meraklılarıdır. Bu tepkilerin samimi müslümanlarca İşidede kaymasını arzu ediyorum. Bu arada İşidide maalesefki yaptığı tüm zulüm ve zorbalıklara karşın mezhepçi damarları kabaranlar kolluyor. İş yine dediğim gibi İsrail meselesinde olduğu gibi mezhep odaklı bir algıyla yönlendiriliyor. İsraile tepki vermekle İşide tepkisiz kalmak mezhepçi dürtülerin bir sonucu olarak esasında aynı şeyler. Doğruluktan yana olmak ve hakkaniyet İsraile olduğu kadar İşid denen ve müslümanı müslümana kırdıran taşeron örgüte de tepki göstermeyi gerektiriyor.

0 yorum

Mitologya


Mitolojiyi bilmeyenimiz yoktur.Aslında kısaca eski Yunan ve Roma dönemlerinde anlatılan devler,canavarlar,kahramanlar ve tanrıların serüvenleri de diyebiliriz.O dönemin çok bilinen şairlerin kaleminden çıkan bu hikayelere en bilindik şekliyle Homeros ve Ovidiusta rastlayabiliriz.Ayrıca bir çok antik dönem yazarının katkılarıyla günümüze kadar ulaşan bu masalsı hikayeler o dönemin tiyatro ve sahnelerinde oynanırmış.Mitoloji bir inanç olmayıp şiirler bütünüyle sanatın bir dalıydı o dönemlerde.Şairlere rahiplerden daha çok itibar gösterilirdi. Şiir tadında anlatılan serüvenlerden oluşan mitoloji Yunan ve Roma döneminde güçlü bir kültüründe habercisiydi. Homerosun İlyadasından itibaren mitoloji aslında Tanrıların aşk,intikam,kibir ve güç adına giriştikleri ve bazen yarı-tanrı kahramanlarında boy gösterdiği ayrıca olaylara diğer doğa üstü karakterlerinde dahil olduğu efsanevi ve destansı bir havada yazılan masalsı hikayelerdir.Eski Yunanda tek bir tane değil bir çok Tanrı mevcuttu.Bu Tanrı kavramları Roma dönemine kadar bu şekliyle ulaşmış ve Romalılarca da isimleri Latinceye çevrilerek kabul edilmiştir. Esasında mitolojinin günümüzde de önemini korumasında çağdaşlaşan insanın doğadan tamamen kopmasını gösterebiliriz. Mitolojik unsurlarda genç erkeklerin yalın ayak kırlarda dolaşması veya genç kızların ceylanlarla birlikte bir çeşmeden su içmesi gibi doğayla içiçe geçmiş bir anlatım metoduna her öyküde rastlayabiliriz.Bu yönüyle de insanın özüne dönmesiyle eşanlamlı bir kelime olarak da tanımlayabiliriz mitolojiyi.Şimdi Mitologya isimli kitabımıza genel hatlarıyla geçecek olursak;

Mitoloji bir çok aktör barındırır ki bunlar içerisinde Tanrılardan tutunda korkunç canavarlara,perilere,devlere, doğaüstü karakterlere ve yarı Tanrı kahramanlara kadar bir çok öge yer alır. Bunların en önemlileri On iki büyük Tanrıdır.Doğayı oluşturan her öğenin bir Tanrısı vardı. Denizden tutun Irmağa, Irmaktan tutun Okyanusa kadar her şeyin bir Tanrısı mevcuttu.Ayrıca güzellik,savaş,ölüm,müzik ve aşk Tanrıları bulunmaktaydı. Zeus,Hera,Hermes,Afrodit,Artemis,Apollon,Dünyayı sırtında taşıyan Atlas ve Posedion bunların en önemlileridir.Romalılar ise bu Tanrıları latince şekliyle Jüpiter,Satürn,Mars,Uranüs,Merkür ve Venüs gibi isimlerle anmışlardı.Bunlardan başka şarap ve başak Tanrısı da oldukça önemli bir yer tutardı.Aşk Tanrısı Erosun attığı bir okla aşık ettiği insanları veya yarı at yarı insan bir Tanrı olan Pan'ın çaldığı kavalıyla yaptığı büyüleri hikayelerde sıkça görmemiz mümkün.Kitap genel olarak bir çok antik serüven ve maceranın anlatıldığı bir eserdir. Edith Hamilton bu masalsı hikayeleri derleyip toplayarak başarılı bir şekilde kısaltıp okuyucuya öyle sunmuş.Karadut ağacının meyvesinin neden kara olduğu,Ege adının nereden geldiği veya Boğaziçine neden Bosphorus dendiğini bu kitabı okuduğunuz da anlayacaksınız.Hepsinin mitolojik bir öyküsü var.Sümbül ve Nergis ağaçlarının var edilme sebepleri,Avrupaya adını veren Europanın öyküsü,uçan at Pegasusun serüvenleri ile birlikte Nuh Tufanına benzerliği ile dikkat çeken ve ilk insanın var edilmesiyle ilgili mitolojik hikayelerde bu eserde derlenenlerden sadece bir kaçı.İlk kadın olan Pandoranın hikayesiyle tek gözlü dev ve Odesseusun mücadelesi yine bu kitapta yer alan hikayelerden bazıları diyebiliriz.Troia Savaşlarından, Herakles,Odesseus ve Atalanta gibi kahramanlara kadar bir çok mitolojik hikaye anlatılıyor.Öyküler genelde aşk üzerine kurulu yazılmış.Zeusun yaptığı kaçamaklar ünlüdür.Karısı Heranın kıskançlıklarıda ayrı yer tutar.Yazılanlar genelde aşk üzerine kurgulanmış tragedyalar olmakla birlikte sonları genelde acı biter.Ölümsüz Tanrılarla, ölümlü insanlar arasında ki aşklar konuları oluşturur.Mitolojik ögeler hayal gücünün sınırsızlığıyla var edilen karakterlerden oluşur.Bunlar bazen karşımıza üç gövdeli bir sığır, bazen gövdesi ördek kafası insan şeklinde bir canavar, bazende on başlı yırtıcı bir köpek şeklinde çıkabilir.Yaratıcılıkta sınır tanımayan Homeros ve Ovidius ile birlikte o dönemde yaşamış şairler bir çok karakterle hikayeleri oldukça zenginleştirmişler. Edith Hamiltonun bu kitabı mitolojiye ilgi duyanların ihtiyaçlarını tüm yönleriyle karşılayacak bir eser olma özelliği taşıyor.İlgilenenler çevirisi oldukça yalın olan bu kitabı gönül rahatlığıyla okuyabilirler.

Yazar Hakkında;
Edith Hamilton (Ağustos 12, 1867 – Mayıs 31, 1963).En önemli eseri Mitolojiyi 1942 yılında yazmıştır.