anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris ve Londra'da Beş Parasız
Yayınevi : Can Yayınları
Yazar : George Orwell
Çeviri : Berrak Göçer
İngiliz yazar George Orwell'in Can Yayınlarından yeni çıkan -1984,Burma Günleri ve Aspidistradan sonra- bu eserinde fakirlik ,sefalet ve hayatın zorlukları birlikte anlatılmaktadır. Esasında kitabı ve konusunu Jack London'un daha önce incelediğimiz ''Uçurum İnsanları'' isimli eseriyle özdeşleştirebiliriz. Yazarın kendi hikayesini kaleme aldığı bu kitapta Paris'te ortaya koyduğu lokantacılık deneyiminin getirdiği fukarılığın sebepleri ve sonuçları üzerinde durur. Lokantacılıktan sonra otelcilik işine el atarak bulaşıcılık ve ayakçılık gibi işler yapar. Bu mesleklerin zorluğuyla o dönemin getirdiği ekonomik zorlukların insanları sokaklara düşürdüğüne değinir. Hayatın olağan akışı mesleki zorluklardan ziyade insanları belli bir kalıpta zapt etmeye çalışan burjuvaların eğilimlerinde yatmaktadır ki en azından yazar öyle düşünmekte. Bunaltıcı, sıkıcı ve monoton hayatın getirdiği sıkıntılar üzerinde durur. Yazarın Paris maceraları bu şekilde tek düze devam eder. Ayrıca anlatılan bazı gülünç parodiler kitapta ki iç karartıcı hengameyi ortadan kaldırmış. Paristen sonra ki durağı olan Londra'da ise tek düze bir berduşluk yaşar. Sokaklarda dilenen ve parklarda uyuyan insanları anlatır. Fıçı diye tabir ettiği düşkünler evinin acımasızlığı üzerinde anlatılar yapar. Bu hayatın getirdiği sebepler üzerine çıkarımlarda bulunarak İngiliz yasalarını eleştirir ve yapılmasını istediği bir yol haritası çizer. Kısacası hayatın zorluklarını etkileyici bir şekilde anlamak için birebir bir kitap diyebilirim. Alıntılara geçecek olursak ;
“Şık bir otel özetle, iki yüz kişi aslında istemediği şeyler için yolunabilsin diye yüz kişinin saçını süpürge ettiği yerdir.”
“Kir ayrımcıdır, iyi giyimli olduğunuzda sizi rahat bırakır ama yakalığınız kaybolunca dört bir yandan üstünüze üşüşür!!!”
''Bir köle demiştir Marcus Cato, uyumadığı her an çalışmalıdır. Ayaktakımı öyle aşağılık bir yaratıktır ki boş vakti kalırsa tehlike arz eder''
“Fransız aşçı kendi içmeyeceği çorbaya tükürür”
''Yahudi'ye güveneceğine yılana güven, Yunana güveneceğine Yahudi'ye güven fakat Ermeni'ye asla güvenme''
Yazar Hakkında ;
George Orwell, asıl adı ile Eric Arthur Blair (d. 25 Haziran 1903, Bihar; ö. 21 Ocak 1950, Londra) , 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasındadır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır. Eserlerinde yer alan netlik, zeka, sosyal adaletsizliğe karşı farkındalık ve totalitarizm'e karşı duruşu onun imzası niteliğindedir. 21 Ocak 1950 tarihinde Londra'da hayata veda etmiş.
Gönderen ukteci zaman: 6/28/2015 12:25:00 ÖÖ
Etiketler: anlatı, edebiyat, george orwell, inceleme, kitap, özet
Burma Günleri
Yayın : Can Yayınları - 315 Sayfa
Yazar : George Orwell
Çeviri : Deniz Canefe
George Orwell'in daha önce 1984 ve Hayvan Çiftliği isimli iki kitabını okumuş ve burada da kitapları hakkında bilgiler vermiştim. Orwell gerçekten İngiliz edebiyatının yetiştirdiği nadir yazarlardan biridir. Kitaplarında yer verdiği keskin zeka işi konularla dikkat çeker. Şimdi okuduğum üçüncü kitabı olan Burma Günleri de aynı konseptte fakat biraz daha içsel hayatla ilgili duygusal temalar içeriyor. Kitabın esas konusu Burmadaki sömürge döneminde arap saçına dönen siyasetle birlikte eş zamanlı gelişen aşk konusunu işlemesidir. Orwell'in bir dönem memur olarak Burmada görev yapması hikayenin gerçekçi ve doğal bir yapıda şekillenmesini sağlamış. Genel olarak hikayenin bütünü İngiliz sömürgesi altında ki Burmada sahip- köle ilişkileri üzerinden gelişen ayaklanmalar ile siyasi düzeyde ki entrikaları işliyor. Ayrıca duygusal açıdan gelişim gösteren aşkta hikayeye ayrı bir renk katmış. Kitabın İngiliz kabalığının diğer ırklara ait insanlar üzerinde ki egemenliği ve baskısı üzerinde durduğunu söyleyebiliriz. Vahşi kapitalist çarkların işleyişine birde faşistliğin bulaştığı bir ülkenin ne hale gelebileceğini siz hayal edin. Hem sefalete hemde üstüne üstlük aşağılanmaya tabi tutulan insanların hikayesi keskin bir dille anlatılmakta. Orwell, devlet kurumlarında alabildiğine devam eden rüşvet ve yolsuzluğun körelmiş sistemin açmazı olduğunun altını çizmiş. Burmanın harikulade doğası da kitapta etkileyici bir tarzda kendine yer edinmiş.O döneme ait küçük bir portre sunan eserin kendi döneminde sömürgelerde yasaklandığını da hatırlatmakta fayda var. Eleştirel bir ağla örülen hikaye, emperyalizmin bir sonucu olarak sömürge edinilen halkların yaşantıları üzerine kurulu bir ülke olan Burmada Flory isimli bir İngiliz sahibin yaşamı üzerine kurgulanmış. Orwell burada hem bu kişiliği ele alıyor hemde siyasi ortamla birlikte bu ülkeden yaşam kesitleri sunuyor. Kitaptaki kişiliklerin çok sınırlı sayıda olması kitabı karmaşıklıktan uzaklaştırıp rahat okunmasını sağlamış. Ayrıca çeviri gayet iyi seviyede.Kısacası hem aşk,hem entrika, hemde kapitalizmin yıkıcı etkisi ve faşistliğin iğrençliğiyle birlikte bir Burma havası almak isteyenlere tavsiye ederim.
"Bu ülkede bulunmamızın, hırsızlıktan başka bir nedeni olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu öylesine kolay ki. İngiltere'nin memuru, Burmalı'nın kollarını tutar, tüccar da adamın ceplerini boşaltır. Britanya İmparatorluğu, İngilizlerin, daha doğrusu Yahudi ve İskoç çetelerinin ticaret tekelleri kurmalarını sağlayan bir aracıdan başka bir şey değildir."
Yazar Hakkında :
George Orwell, asıl adı ile Eric Arthur Blair (d. 25 Haziran 1903, Bihar; ö. 21 Ocak 1950, Londra) , 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasındadır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır. Eserlerinde yer alan netlik, zeka, sosyal adaletsizliğe karşı farkındalık ve totalitarizm'e karşı duruşu onun imzası niteliğindedir. 21 Ocak 1950 tarihinde Londra'da hayata veda etmiş.
Gönderen ukteci zaman: 6/14/2015 08:19:00 ÖS
Etiketler: anlatı, burma, edebiyat, emperyalizm, faşizm, george orwell, hikaye, inceleme, kapitalizm, kitap, kölelik, özet, sömürge
Akşam Toplantıları
Yayınevi : İş Bankası Kültür Yayınları- 267 Sayfa
Yazar : N.Vasilyeviç Gogol
Çeviri : Ergin Altay
Gogol yazmış olduğu eserleriyle bir dönemi edebi anlamda değiştiren bir yazardır. Yazdığı eserleri dünya dillerine defalarca çevrilmiştir. Eserlerinde mizaç önemli yer tutar. Daha önce incelemiş olduğumuz Ölü Canlar , Palto-Burun ve Petersburg Öyküleri de bu üsluptadır. Şimdi inceleyeceğimiz kitap Gogolun kendi tabirimle fantastik tarzda yazılmış bir eseridir. Rus tarihinde masalların önemi büyüktür. Gogolün anlattığı masallar Rus folklorüyle özdeşleşmiş fantastik hikayelerdir. Öyle ki hortlaklar, şeytanlar, cadılar , büyücüler ve perilerin yer aldığı hikayeler oldukça akıcı bir dile sahip. Kitapta ''Andersenden Masallar'' benzeri kısa öyküler bulunmakta. Tabi bir tek farkla ki o da Gogolun kendine özgü diliyle şekillenen Rus kültürünün insanı içine çeken sıcaklığıdır. Karakterlerin kendine özgü biçimde içimizde yer tutan kişilikleri bu sıcaklığı sağlamaya yetiyor. Kitabın adından da anlaşılabileceği gibi kitap köy kültürünün hüküm sürdüğü on sekizinci yüzyılının sıcak ortamındaki toplantılarda anlatılan hikayelerden oluşuyor. Dünya öyküleri üzerine meraklı okurların özellikle okumasını tavsiye ederim.
Yazar Hakkında ;
Nikolay Vasilyeviç Gogol (Rusça: Николай Васильевич Гоголь) (31 Mart 1809 - 4 Mart 1852) gerçekçi Rus roman ve oyun yazarı. En çok tanınan eseri Ölü Canlar'dır. 43 yaşında Moskova’da ölmüştür.
İvan Denisoviç'in Bir Günü
Yazar : Aleksandr İsayeviç Soljenitsin
Yayın : İletişim Yayınları - 155 Sayfa
Çeviri : Mehmet Özgül
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin'in yazdığı bu eser, kitapta ki ismiyle Şuhov olarak geçen İvan Denisoviç'in casusluk iddiasıyla Sibirya kampına gönderilmesiyle gelişen olayları anlatır. Anlatı tadında ki bir üslupla kaleme alınan bu kitap Denisoviç'in üç bin altı yüz elli üç gününden sadece bir gününü, yani sabah yatağından kalkıp akşam ranzasına dönmesi arasında geçen süreyi gözler önüne serer. Stalin döneminin baskıcı ve otoriter yönetim tarzına bir gönderme olarak yazıldığı anlaşılan bu kitap o dönemlerde yasaklanmış ve baskıları yakılmıştı. Sovyet yönetiminin gerekçeli veya gerekçesiz kamplara gönderdiği insanların buruk hayat hikayesi konuyu teşkil eder. Sibirya soğuğun her haliyle hissedildiği kamp yaşamının mahkumlar üzerinde ki etkisi vurgulanır. Aslında Denisoviç İkinci Dünya Savaşında Nazilere esir düşer. Fakat bir yolunu bularak kaçar ve evine döner. Sovyet yönetimi ise Denisoviç ve diğer kaçan kişileri haksız bir itham olarak casuslukla suçlar ve onları Sibirya kamplarına yollar. Kamp yaşamı canlı bir üslupla anlatılır. Kalk emriyle uyanan mahpuslar zorlu koşullarda çalıştırılır. Kimi hastalanarak telef olur kimi de gerekçesiz sebeplerle hücrelerde çürümeye terk edilir. Kısacası baskının ve zulmün her haliyle hissedildiği kamp yaşamını okuduğunuzda o dönemi canlandıracaksınız.
-Diktatör Stalin-
''Dualarda şikayet dilekçesi gibidir.Ya yerine ulaşmaz yada ulaşsa bile red yanıtıyla reddedilir.''
''İki işi becerenin on işe birden aklı erer.''
''İnsan hakkını vermediği şeyin kıymetini bilmez''
''Bazı gerçekler karşısında kimi kez susmak her zaman işe yarar.''
''Ne de olsa insan sadece kendi işini layıkıyla yapmaya çalışır.''
''Sürgün kampından mektup göndermek dipsiz kuyuya taş atmaya benzer.''
''Fazla sanat, sanat demek değildir. Bu ekmek yerine fazladan şeker yemeye benzer.''
Yazar Hakkında;
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin (11 Aralık 1918; Kislovodsk, Stavropol Krayı - 3 Ağustos 2008, Moskova), 1970 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Rus yazardır.Soljenitsin'in romanları hapis ve savaş deneyimlerini anlatır. İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün (1962) ve İlk Çember (1964) hapis sahneleri içerir. Kanser Koğuşu (1966) bir hastanede geçmektedir. Hapishane ve hastane imgelerini toplumsal simgeler olarak kullanarak yazar, devrimci ideallerle sert politik gerçeklikler arasındaki çelişkiyi gösterir. 3 Ağustos 2008'de babasının Moskova'daki evinde kalp yetmezliğinden 89 yaşında hayata gözlerini yumdu. 2007 yılında Rusya devlet başkanı Vladimir Putin kendisine ödül vermiştir.
Yayın : İletişim Yayınları - 155 Sayfa
Çeviri : Mehmet Özgül
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin'in yazdığı bu eser, kitapta ki ismiyle Şuhov olarak geçen İvan Denisoviç'in casusluk iddiasıyla Sibirya kampına gönderilmesiyle gelişen olayları anlatır. Anlatı tadında ki bir üslupla kaleme alınan bu kitap Denisoviç'in üç bin altı yüz elli üç gününden sadece bir gününü, yani sabah yatağından kalkıp akşam ranzasına dönmesi arasında geçen süreyi gözler önüne serer. Stalin döneminin baskıcı ve otoriter yönetim tarzına bir gönderme olarak yazıldığı anlaşılan bu kitap o dönemlerde yasaklanmış ve baskıları yakılmıştı. Sovyet yönetiminin gerekçeli veya gerekçesiz kamplara gönderdiği insanların buruk hayat hikayesi konuyu teşkil eder. Sibirya soğuğun her haliyle hissedildiği kamp yaşamının mahkumlar üzerinde ki etkisi vurgulanır. Aslında Denisoviç İkinci Dünya Savaşında Nazilere esir düşer. Fakat bir yolunu bularak kaçar ve evine döner. Sovyet yönetimi ise Denisoviç ve diğer kaçan kişileri haksız bir itham olarak casuslukla suçlar ve onları Sibirya kamplarına yollar. Kamp yaşamı canlı bir üslupla anlatılır. Kalk emriyle uyanan mahpuslar zorlu koşullarda çalıştırılır. Kimi hastalanarak telef olur kimi de gerekçesiz sebeplerle hücrelerde çürümeye terk edilir. Kısacası baskının ve zulmün her haliyle hissedildiği kamp yaşamını okuduğunuzda o dönemi canlandıracaksınız.
-Diktatör Stalin-
''Dualarda şikayet dilekçesi gibidir.Ya yerine ulaşmaz yada ulaşsa bile red yanıtıyla reddedilir.''
''İki işi becerenin on işe birden aklı erer.''
''İnsan hakkını vermediği şeyin kıymetini bilmez''
''Bazı gerçekler karşısında kimi kez susmak her zaman işe yarar.''
''Ne de olsa insan sadece kendi işini layıkıyla yapmaya çalışır.''
''Sürgün kampından mektup göndermek dipsiz kuyuya taş atmaya benzer.''
''Fazla sanat, sanat demek değildir. Bu ekmek yerine fazladan şeker yemeye benzer.''
Yazar Hakkında;
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin (11 Aralık 1918; Kislovodsk, Stavropol Krayı - 3 Ağustos 2008, Moskova), 1970 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Rus yazardır.Soljenitsin'in romanları hapis ve savaş deneyimlerini anlatır. İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün (1962) ve İlk Çember (1964) hapis sahneleri içerir. Kanser Koğuşu (1966) bir hastanede geçmektedir. Hapishane ve hastane imgelerini toplumsal simgeler olarak kullanarak yazar, devrimci ideallerle sert politik gerçeklikler arasındaki çelişkiyi gösterir. 3 Ağustos 2008'de babasının Moskova'daki evinde kalp yetmezliğinden 89 yaşında hayata gözlerini yumdu. 2007 yılında Rusya devlet başkanı Vladimir Putin kendisine ödül vermiştir.
İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar
Yazar : Stefan Zweig
Yayın : Everest Yayınları - 304 Sayfa
Çeviri : Ahmet Arpad
Biyografik yazılarıyla tanıdığımız Stefan Zweig bu kitabında tarihin çeşitli dönemlerinde yaşayan kişiler ile yaşanan olaylara dair izlenimlerini yansıtıyor. 14 farklı olay ve kişinin anlatıldığı bu kitapta Zweig'in işin içine kattığı psikolojik izleri de görebiliyoruz. Anlatıyı gerçekçi ve sade bir üslupla anlatırken kişilerin ruh hallerini de dikkatlice analiz ediyor. Eser esasından insanlık yazgısını belirleyen ve tarihe damga vuran küçük zaman dilimlerinde gerçekleşen olaylara dikkat çekmek istiyor. Çünkü tarih her zaman yazılmıyor sadece birikimini yüzyılların hazırladığı anlık olaylar tarih kitaplarında yer bulabiliyor. Kitapta anlatılan konulara gelecek olursak yazar oldukça geniş bir yelpaze belirlemiş. Büyük Okyanusun keşfi, Bizansın fethi, Güney kutbunun keşfi, Yeni Helvetia ve Suterin hikayesi, Napolyonun sonu, Marseillaise Marşı, Amerika-Avrupa arası telgraf hattı projesi ile Handel, Cicero, Dostoyevski, Tolstoy, Lenin ve Wilsona kadar çeşitli şahsiyetlerin insanlık tarihine mal olmuş önemli anlarına ışık tutuyor. İnsanlık için önemli olmakla birlikte ayrıca tarihin yazgısını da değiştiren bu olaylara Zweig in gözünden bakmanın bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum.
Toplumsal eşitlik ve uyum, sadece kamusal görev üstlenmiş kişilerin insanların çıkarları uğruna kendi çıkarlarından vazgeçmeleri ya da onları ertelemeleriyle mümkün olabilir. -Cicero-
İktidar hırslısı biri için ideal değil kişisel güç, onur değil elde edeceği ganimet önemlidir. -Cicero-
Şiddet uygulama gücünü elinde bulunduran kişi adalete tecavüz ediyor demektir. -Cicero-
Yüzü düşmana dönük ölmek, yere çarptırılarak katledilmekten daha onurludur. -Cicero-
Hiçbir sanatçı günün yirmi dört saatinde aralıksız sanatçı değildir.
Gücüne güvenerek savaş hazırlığına başlayanlar, silahlanana kadar hep barıştan söz ederler.
Bütün büyük askeri hareketlerde düşmana şaşırtmayla indirilen darbe kesin başarıya ulaştırır.
Ne yazık ki dünya tarihinde insanlar hep tehlike kaçınılmaz olduğunda birleşmeye karar verirler.
Sadece acı çeken biri sevincin değerini bilebilir.
Yaşlı bir insan ne ölümü aramalı ,ne de onu geciktirmeye çalışmalıdır. -Cicero-
Yazar Hakkında :
Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana, Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis, Rio deJaneiro, Brezilya) Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı.Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti.
Yayın : Everest Yayınları - 304 Sayfa
Çeviri : Ahmet Arpad
Biyografik yazılarıyla tanıdığımız Stefan Zweig bu kitabında tarihin çeşitli dönemlerinde yaşayan kişiler ile yaşanan olaylara dair izlenimlerini yansıtıyor. 14 farklı olay ve kişinin anlatıldığı bu kitapta Zweig'in işin içine kattığı psikolojik izleri de görebiliyoruz. Anlatıyı gerçekçi ve sade bir üslupla anlatırken kişilerin ruh hallerini de dikkatlice analiz ediyor. Eser esasından insanlık yazgısını belirleyen ve tarihe damga vuran küçük zaman dilimlerinde gerçekleşen olaylara dikkat çekmek istiyor. Çünkü tarih her zaman yazılmıyor sadece birikimini yüzyılların hazırladığı anlık olaylar tarih kitaplarında yer bulabiliyor. Kitapta anlatılan konulara gelecek olursak yazar oldukça geniş bir yelpaze belirlemiş. Büyük Okyanusun keşfi, Bizansın fethi, Güney kutbunun keşfi, Yeni Helvetia ve Suterin hikayesi, Napolyonun sonu, Marseillaise Marşı, Amerika-Avrupa arası telgraf hattı projesi ile Handel, Cicero, Dostoyevski, Tolstoy, Lenin ve Wilsona kadar çeşitli şahsiyetlerin insanlık tarihine mal olmuş önemli anlarına ışık tutuyor. İnsanlık için önemli olmakla birlikte ayrıca tarihin yazgısını da değiştiren bu olaylara Zweig in gözünden bakmanın bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum.
Toplumsal eşitlik ve uyum, sadece kamusal görev üstlenmiş kişilerin insanların çıkarları uğruna kendi çıkarlarından vazgeçmeleri ya da onları ertelemeleriyle mümkün olabilir. -Cicero-
İktidar hırslısı biri için ideal değil kişisel güç, onur değil elde edeceği ganimet önemlidir. -Cicero-
Şiddet uygulama gücünü elinde bulunduran kişi adalete tecavüz ediyor demektir. -Cicero-
Yüzü düşmana dönük ölmek, yere çarptırılarak katledilmekten daha onurludur. -Cicero-
Hiçbir sanatçı günün yirmi dört saatinde aralıksız sanatçı değildir.
Gücüne güvenerek savaş hazırlığına başlayanlar, silahlanana kadar hep barıştan söz ederler.
Bütün büyük askeri hareketlerde düşmana şaşırtmayla indirilen darbe kesin başarıya ulaştırır.
Ne yazık ki dünya tarihinde insanlar hep tehlike kaçınılmaz olduğunda birleşmeye karar verirler.
Sadece acı çeken biri sevincin değerini bilebilir.
Yaşlı bir insan ne ölümü aramalı ,ne de onu geciktirmeye çalışmalıdır. -Cicero-
Yazar Hakkında :
Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana, Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis, Rio deJaneiro, Brezilya) Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı.Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti.
Gönderen ukteci zaman: 1/10/2015 08:47:00 ÖS
Etiketler: anlatı, biyografi, derleme, edebiyat, inceleme, kitap, özet, stefan zweig
Abim Deniz
Yayınevi : Can Yayınları - 479 Sayfa
Can Dündar araştırmacı gazeteci kimliğiyle yapmış olduğu belgesel tadında bir kitapla yine karşımıza çıkmış durumda. Bir dönem, Türkiye gündemine oturan ve basın yayın organlarınca da yakinen takip edilen Denizlerin hikayesini konu ediniyor. Kitap oldukça geniş bir açıdan konuyu ele alarak resimler, mektuplar ve belgelerle birlikte önem arz eden ve dikkat çeken dökümanlar içeriyor. Deniz Gezmişin kardeşi Hamdi Gezmişin anılarının da yer aldığı kitapta Can Dündarın kendine has anlatımı ve o dönem ki gazetelerde yazan Altan Öymen ve İlhan Selçuğun makalelerine de yer verilmiş.Ayrıca bu zamana kadar hiç yayınlanmamış fotoğraflar ,mektuplarda yer alıyor. Kitap Deniz Gezmişin aile kökenlerinden başlayarak çocukluğuna ,gençliğine, mücadelesine ve idama kadar giden o uzun yola ışık tutuyor. Anlatı tarzında bir eser olduğunun altını çizmek gerek. Sosyalist bir düzen kurma amaçlı silahlı mücadele yaptığına inanılarak idam edilen Deniz ve arkadaşlarını bu kitapla çok daha yakından tanımış olacaksınız. Annesi ve babasına yazmış olduğu ve bu zamana kadar gün yüzüne çıkmamış mektuplarla birlikte avukatlarının hatıratlarını da okuyacaksınız. İdama giden bir insanın psikolojik ruh halindeki dalgalanmaları ve kararlılığını okuyunca şaşıracaksınız. Can Dündar o yılların gazete küpürleriyle de kitabı ayrıca zenginleştirmiş.Kitabın hemen hemen her sayfası bir fotoğraf , gazete küpürü veya mektupla süslenmiş. Oldukça akıcı insanı sıkmayan tarzda tarih kronolojisine uygun şekilde ilerleyen bir kitap. Konular genellikle yüzeysel fakat çarpıcı tarzda. Bu esere kısaca Deniz Gezmişin bilinmeyen biyoğrafisi de dilebiliriz. Ayrıca meclis tutanak kayıtlarından idam oylamalarına kadar meclisle alakalı belgelerde bulunuyor. Esasında Deniz Gezmişin siyasal mücadelesiyle birlikte iç dünyasına da ayna tutan bir kitap olmasına özen gösterilmiş. Siyasal kimlikten ziyade insancıl duygulara, aile ilişkilerinden tutunda yardımlaşma ve sevgiye varıncaya dek Deniz hakkında bilmediklerimiz hep ön planda yer alıyor. Sadece ideolojik bir olgu olarak görülen bu sert adamın aslında ne denli ailesine düşkün, yardımsever,arkadaş canlısı ,şakacı, sıcakkanlı, hayvansever ve bir o kadarda sanılanın aksine duygularını çoğu zaman kontrol edemeyen bir kişiliği olduğunu görebiliyoruz. Denizlerin mücadelesini, yoldaşlarını ve kararlılıklarını bu kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız.Kitap alıntılarına geçecek olursak;
- Can Dündar ve Hamdi Gezmiş-
“Okuldan eve geldiğinde yaptığımız tatlı kavgalarını hatırlıyorum. İkimiz de tatlıyı çok severdik. Annem bir tencere sütlaç yapardı. Ben okuldan sütlaç hayali kurarak koşa koşa gelirdim. Buzdolabını açıp bakardım ki, bitmiş. “Ya abi nasıl olur, nasıl bitirirsin!” diye saldırırdım üstüne... Boğuşurduk altlı üstlü... Sonunda pes eder, “Tamam al şu parayı, git pastaneden ye,” derdi.”
"Deniz abim, bir süre sonra bizi aştı; toplumun mülkiyetine geçti. 6 Mayıslarda biz bile kalabalıktan mezarlığa yanaşamaz olduk. “Ben kardeşiyim,” diye yol istediğimde, “Hepimiz kardeşiyiz!” cevabını alıp gururlandığım çok olmuştur."
"Hani Attila İlhan onlar için yazdığı şiirde, “Güneşten ışık yontarlardı / Sert adamlardı” diyor ya... Belki eylem içinde sertti abim ama gündelik hayatında cıvıl cıvıl bir insandı."
“Herkesi, her şeyi severdi Deniz abim. Mesela hayvanlara çok düşkündü. Gider atlarla konuşurdu.En çok köpeklerle dosttu. Her işte olduğu gibi orada da radikaldi. Tek bir köpek beslemek yerine mahallenin gariban köpeklerini toplar, sekizini, onunu bir arada beslerdi. Kuduz aşısı olmaktan artık karnı hissizleşmişti.”
"Deniz, ilkokulu bitirince Sivas’ta ilkokullar arası bir yarışmaya katıldı ve birinci oldu. Birincilik diplomasını zamanın Sivas Valisi Kadri Eroğan’ın elinden aldı. Vali, bu başarılı çocuğa bir de dolmakalem hediye etti. 12 yıl sonra o vali, elinden diploma alan çocuğu ipe göndermek için oy verecekti."
“Deniz, boylu boslu, yakışıklı çocuktu. Kısa zamanda mahallenin kızlarının ilgi odağı olmuştu. Ancak onun düşleri, mahalle sınırlarının çok ötesindeydi. O dönem, Bilir Koleji’nde ilerlettiği İngilizcesinin verdiği cesaretle 'penfriend' modasına uymuş, kendisine dünyanın değişik ülkelerinden mektup arkadaşları bulmuştu.”
“Fenerbahçeli ünlü oyuncu Ömer Boncuk, futbolu bıraktıktan sonra Haydarpaşa Lisesi’nde beden eğitimi öğretmenliğine başlamıştı… Öğrencilerce çok sevilirdi. Genç yaşta bir oğul yitirmişti; o yüzden okulda çocuklara ayrıca düşkündü… Deniz okula girdikten hemen sonra, okul müdüriyetinden Milli Eğitim Müdürlüğü’ne çirkin bir ihbar yapıldı: Boncuk Ömer’in bir öğrencinin yanağından makas alarak sarkıntılık ettiği iddia ediliyordu. İhbar hızla yayıldı ve kulaktan kulağa gezdikçe korkunç bir ithama dönüşerek, 16 Mart 1963 tarihli Hürriyet gazetesine haber oldu… Bu haberin ardından Milli Eğitim Müdürlüğü, Boncuk Ömer’i görevden aldı. Haber, okula bomba gibi düştü ve Boncuk Ömer’i çok seven öğrencileri isyan ettirdi. Hocalarının iftiraya uğradığını düşünen öğrenciler, büyük bir öfkeyle ayaklandı ve protesto kararı aldı… İşte o eylemde başı çeken öğrencilerden ikisi, henüz birbirlerini tanımasalar da, sonraları Türkiye tarihine isimlerini yazdıracaktı: Biri, son sınıf öğrencisi Mahir Çayan’dı. Diğeri, birinci sınıf öğrencisi Deniz Gezmiş...”
“O yaz ailece abimi görmeye gittik… Cezaevi müdürü ya da savcısının kardeşi, abimin Hukuk Fakültesi’nden arkadaşıydı. O da ara sıra katılıyordu görüşmemize... Bazen de müdürün odasında görüşme yapıyorduk. Şartlar çok daha rahattı. Abimin keyfi, neşesi her zamanki gibi yerindeydi. Can dostu Cihan yanındaydı. Ayrıca orası Nâzım Hikmet’in yattığı cezaeviydi. Bize onun ünlü pozunu verdiği pencereyi gösterdi. Kendisi de orada bir fotoğraf çektirmişti.”
“Hayatımda ilk kez cezaevine giriyordum. Orada saçlarımı sıfıra vurdular. Üzerinde bir numara yazılı plakayla fotoğrafımı çektiler. Neyse ki daha önce cezaevine sık sık ziyaretçi olarak gittiğim için yabancı sayılmazdım. Bir de en büyük avantajım, Deniz abimin orada olmasıydı. Ondan güç alıyordum.... 15 gün sonra, tahliye edilecekler arasında adım anons edildi… Anons duyulunca herkes bağırıp alkışlamaya başladı. Ben Deniz abime dönüp, “Ben buradan memnunum, gitmek istemiyorum,” dedim. O zaman çok kızdı: “Hadi defol git, kafamın tasını attırmadan topla eşyalarını!” dedi. Toplandım. Yolcu ederken herkes, “Gün Doğdu Hep Uyandık” ve “Amerikan Uşakları İktidarın Haydutları” marşlarını söyleyerek sloganlar atmaya başladı. Hiç unutmam, en başta Cihan vardı; Deniz abim gerilerdeydi, duygusallaşmıştı. Sarıldık. Deniz abime sarılınca göğsüne gelirsiniz. Öylece sarılıp ayrıldık…”
Yazar Hakkında ;
Can Dündar (d. 16 Haziran 1961, Ankara) araştırmacı, gazeteci ve belgesel yapımcısı. Dündar, 25 Ekim 2013 tarihinden beri Cumhuriyet gazetesinde yazıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










.jpg)


