fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0 yorum

Lanetli Çocuk

Yazar : Honore de Balzac
Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları -112 Sayfa
Çevirmen : Orçun Türkay

16. yy ın Fransasın da geçen bir hikaye olan ''Lanetli Çocuk'' Balzacın bilinen eserleri içinde en az bilinenlerindendir. Balzacın eserlerinin hepsinin dilimize çevrilmediğini hesaba kattığımızda bu eserinde Türk okuyucular nezdinde doğal olarak ihmal edildiğini söyleyebilirim. Yapı Kredi Yayınlarının 2010 yılında çevirisiyle birlikte basımını gerçekleştirdiği bu eserde Balzac daha önce bahsettiğim gibi 16.yy Fransasının gotik tarzla bütünleşik gizemli derebeylik dönemine ayna tutuyor. Kral ve beylerbeylerinin saray yaşantılarının ihtişamlı yönleriyle birlikte aşk ve gurur üzerinde duruyor. Yazar ayrıca mimari yönden okuyucuyu o dönemlere götüren bir üslubu kullanır. Kitabın konusuna gelecek olursak dük evlilik yaptığı karısının ilk çocuğundan şüphelenir. Kendi kanını taşımadığını düşündüğü çocuğa kin besleyerek onu saraydan uzaklaştırır. Aynı eşinden olan ikinci çocuğunun kendinden olduğuna emin olarak onu vasisi tayin eder. Kendinden olan ikinci çocuğu savaşta ölünce karısının eski sevgilisinden olan ilk çocuğunu sırf ırkını devam ettirip prestijini korumak adına sahiplenir.Neslini devam ettirmek namına lanetli vasfını taşıyan fakat aslında doğayla bütünleşik Tanrısal duygulara sahip çocuğu saraya alarak dük tayin eder. Fakat çocuk babasının kendisiyle evlendirmek istediği kızla evlenmeyip kendi sevdiği kızla evlenmek isteyince işler bozulur. Katılığı ve zalimliği ile bilen dük çocukla birlikte sevgilisini öldürür. Ve bulduğu kızla kendisi evlenir. Hikayeyi kaba taslak bu şekilde özetleyebiliriz fakat diğer detaylar ve yazarın kullandığı dil okuyucuyu o dönemin Fransasına taşır. Doğa betimlemeleri ve dönemin büyülü atmosferiyle yaşam tarzları Balzacın usta kalemiyle okuru kendine çeker. Ayrıca kitabın çevirisini de gayet güzel bulduğumu söyleyebilirim. Romantizm,aşk,gurur,kin ve vahşetle birlikte Tanrıvari duyguların ifade edildiği eser ayrıca insani hisleri de konuyla çok iyi harmanlamış. Kitabın editörlerce Balzacın felsefik eserleri kategorisinde bulunduğunu da belirtmekte fayda var. Çünkü sadece tek taraflı dünyevi bir konu üzerinde bulunmayıp düşüncelerle de şekillendirilebilecek bir ağırlığı var.Yani konu üzerinden felsefik mahiyette çıkarımlarda bulunulabilir.Eserde ki kişiler,düşünceler ve duygulardaki uyumlu tezatlıklar ve karşıtlıklar dikkatli bir okuyucu için ilgi çekicidir. Kişiler üzerinde derin duygusal betimlemeler,çıkarımlar ve analizlerin bulunmasına rağmen kolaylıkla okunabilecek düzeyde bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitapta altını çizdiğim kısımlara gelecek olursak ;



''Egemenliği sevenler şefkatten yoksun yüreklerdir''

''Zorbanın gücü ezilenin kaygısı kadardır''

''Mekanların ruh halleri üzerinde gizli bir etkisi vardır''

''İnsan ister mutlu ister dertli olsun birlikte yaşadığı her nesneye bir yüz kazandırır, onları dinler ve akıl alır çünkü doğası gereği boş inançlıdır.''

''Mutlu olmak için geçmişi unutmalı ve geleceği düşünmemeli''

''Duyguların ifadesi ne kadar çok derin olursa ,o kadar daha az açığa vurulur.''

Bilimin ve aklın olduğu kadar bilgisizliğinde kimi insanlar üzerinde bir kutsaliyeti vardır. Bilgisizlik çoğu zaman insanlar üzerinde doğallık ve masumiyet sağlayarak saf,doğal ve Tanrısal bir yaşam tarzı oluşturur. Ruhu kefen gibi sarıp korur''

Yazar Hakkında ;

Honoré de Balzac (asıl ismi Honore Balssa; 20 Mayıs 1799, Tours - 18 Ağustos 1850), Fransız yazar.Asıl adı Honore Balssa'dır. Ancak ismini Balzac olarak değiştirmiş ve De ön takısını eklemiştir. Köy kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır.1850'de Eveline ile evlendi Paris'e döndüler. Birkaç ay sonra yaşamını yitirdi. Geride 85’i tamamlanmış, 50’si taslak halinde eser bıraktı.

0 yorum

Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Yazar : Victor Hugo
Yayın : Can Yayınları - 132 Sayfa
Çeviri : Erhan Büyükakıncı

Victor Hugo'nun bu ilk dönem yapıtlarından biri olan eserinde idam olgusu üzerine yer alan fikirler üzerinden derin analiz ve eleştiriler yöneltiliyor. İdama mahkum edilmiş bir kişinin hayatının konu edildiği kitapta ölümü bekleyen mahkumun son saatlerinde psikolojisi tahlil edilmekte. Hugo özellikle Fransa da uygulanan giyotinle baş kesme şeklinde gerçekleşen idam cezalarının duygusuz bir hisle verilen gereksiz hukuk kuralları olduğunun altını özellikle çizmekte.Sadece olaya kişinin ceza görmesi şeklinde kaba mantıkla bakılamayacağı görüşüne yer verir. İdamların kaldırılmasının toplumlar için zaruri bir gereklilik olduğunu belirtmekle birlikte cezaya çarptırılan kişinin hukukunun da sonuna kadar korunması gerektiğine inanır. İnsani bir yönden olayı gözlemleyen yazar ,insancıl bir bakış açısıyla duygusal yönden her insanın aynı hissiyatları yaşadığını okuyucuya hissettirmeye çalışır. An ve an kitapta cezaya çarptırılan bir mahkumun yaşadığı keder, hayret ve korku gibi duygulara tanık oluyoruz. Derin şekilde bedensel-ruhsal acı çeken ve bunun üzerine kafa yoran bir mahkum portresi karşımıza çıkıyor. Toplumlar için ölüm cezalarının sorgulanıp ön plana insanın yerleştirilmesini istiyor yazar. O dönemleri (1829-32) düşündüğümüzde Hugo'nun ne denli çağını aşan bir eser ortaya koyduğuna şahit oluyoruz. Baba olan bir mahkumun ölümü beklerken küçük çocuğu için içinden geçirdiği duygusal patlamaları ve giyotine giderken film şeridi gibi gözünün önünden geçen hayatını anlamlandırmak Hugo'nun usta kaleminin bir marifeti sayılabilir fakat her çağda yaşanan idam cezalarında mahkumların yaşadığı psikolojinin de bir yönüyle ortak olduğunu da unutmamak gerekir. Bu açıdan bakacak olursak yazar bu özelliklerdeki -idama giden- mahkum portresini bize oldukça canlı bir izlenimle sunmaktan geri kalmamakta. Esasında yazarın hukuk sistemine eleştirel bir çizgide ayar vermeye çalıştığını söyleyebiliriz. Kendi yaşamından gördüğü bazı rüya ve idam sahnelerini de kitapta mahkum gözüyle canlandırdığını belirtmeden geçemeyeceğim. Siyasal idamların kökünün kurutulması görüşünü üzerine basarak vurguluyan yazar, Fransa da ki o dönem adalet mekanizmasının çürümüşlüğünü de böylece ortaya koymaktadır. Özellikle geniş tuttuğum kitap alıntılarına geçecek olursak ;


''Bütün toplumsal krizlerde tüm idamların içinde siyasal nitelik taşıyanların öncelikli olarak kökünün kazınması gerekmektedir''

''Tanrım size soruyorum bu insanın (idam mahkumu) yaşamasının bize ve hepimize ne zararı dokunacak ki? Fransa'da herkes için solunacak yeterince hava yok mu?''

''Neden Tanrının bu kulunun kutsal varlığı üzerine korkunç şekilde gerçekleşen yok etme eylemi sorgulanmamaktadır ?''

''Toplumsal birliğe zarar vermiş ve ileride de verebilecek bir organın kesilmesi söz konusuyla ömür boyu hapis bunun için yeterlidir''

''Eğer demir parmaklıkların sağlamlığına inanmıyorsanız neden o zaman hayvanat bahçesi kurmaya cesaret edebiliyorsunuz ? Gardiyanın yeterli olduğu yerde cellada gerek yoktur.. ''

''Ölüm cezalarının bütün gerekçeleri ve sebepleri aslında geçersizdir.''

''Çarpık ve kör ceza mevzuatı nereden dönerse dönsün sadece masumu vurur!''

''Ölüm cezasının kaldırıldığı söz konusu durumlarda başlıca cinayetler, yıldan yıla azalan bir eğilim göstermektedir.''

''Suçlunun tutkularıyla mı yoksa çıkarlarıyla mı cinayet işlemesi önemlidir. Tutkularıyla hareket etmiş bir mahkumun cezası idam olmamalıdır.''

''O rezil makine (giyotin) Fransa'dan gidecek, buna inanıyoruz ve Tanrı izin verirse topallaya topallaya gidecek çünkü bizler ona sert darbelerle vurmayı deneyeceğiz.''

''Tanrıları özleyenlere denilebilir ki Tanrı kalsın. Kralları özleyenlere denilebilir ki vatan kalsın. Celladı özleyenlere söylenecek bir söz yok.''

''Özel durumlar, genel durumların önüne geçemez''.

''Hiç kuşkusuz kitaplar toplumsal düzeni yıkıcı zehirdir çoğu zaman.''

''Bütün insanlar günü belirsiz bir ölüme mahkumdurlar''.

''Ruhsal acının yanında bedensel acılar bir hiçtir.''

''Ölüm mahkumun hapishanesi mezarıdır ve ne yazık ki mezarının kaçılabilecek bir kapısı da bulunmaz. ''

''Ölüm mahkumu bir genç en ihtiyarlardan bile daha ihtiyardır çünkü akıp giden saatin her çeyreği onu bir yıl yaşlandırır.''

''Tanrım affetseler beni! Belki de beni affederler. Kralın bana dargınlığı yoktur.Gidin avukatımı çağırın! Çabuk avukatımı çağırın! Kürek mahkumu olmak istiyorum. Beş yıllık veya ne bileyim yirmi yıllık kürek mahkumluğu yada sırtımı kızgın demirle dağlasalar. Ömür boyu mahkum olsam da razıyım. Ama yeter ki hayatımı bağışlasınlar ! ''

''Bazı anlar da insan bir saç teliyle bir zinciri kırabileceğine inanır.''

Yazar Hakkında;

Victor Marie Hugo (Fransızca telaffuz: [viktɔʁ maʁi yɡo]; 26 Şubat 1802 Besançon - 22 Mayıs 1885 Paris) Romantik akıma bağlı Fransız şair, romancı ve oyun yazarı. En büyük ve ünlü Fransız yazarlardan biri kabul edilir. Fransa dışında en çok Sefiller ve Notre Dame'ın Kamburu romanlarıyla tanınır. Victor Hugo 22 Mayıs 1885'te 83 yaşındayken zatürreden ölmüştür.

0 yorum

Joseph Fouche - Bir Politikacının Portresi



Biyografi yazarlığında Zweig'in üstüne tanımam.Gerek tarihi şahsiyetlerin gerekse tarihi olayların akışını bizlere gerçeküstü bir üslup ile anlatan yazar ayrıca psikolojik tahliller ile biyografinin bir adım ötesine geçiyor. Zweig'in şimdi anlatacağım kitabı da tarihe yön veren bir şahsiyeti her yönüyle analiz ediyor.Bu kişi Fransız devrimlerinde önemli mevkilerde bulunan ve Napolyon dönemine kadar kafasını giyotinden kurtarma meziyetini sergilemiş olan kurnaz siyasetçi Joseph Fouche'dir. Tarihi yönden çok fazla tanınmamakla birlikte Zweig'in biyografisine konu olacak kadar önemli bir kişiliktir.Şimdi kitabı inceleyecek olursak;


Fransız ihtilali ile insanlar monarşik düzenden kurtulmuş ve Cumhuriyet rejimiyle tanışmışlardır.Kahramanımız olan Joseph Fouche de tam böyle bir dönemde ortaya çıkmış bir siyasetçidir.Aslında geçmişte bir papaz olarak göreve başlayıp politik unsurlarla arasını iyi tutmuş.Devrime kadar olan dönemde papazlıktan bile feragat edip değişik görevlerle çoğu kişinin arasından sivrilmiş. Fouche aslında günümüzde de var olan kurnaz ,yanardöner siyaset güden ve bukalemun gibi her ortama uyum sağlayan bir politikacı profilini simgelemektedir. O günün şartlarında da hayatta kalmanın belki de en önemli tarafı yalan siyasetini iyi kıvırabilme yeteneğiydi. Fouche de o şartlarda tam bunu yaptı.Doğru zamanda ve doğru yerde konuşma ve davranış tarzının meziyetlerini kullanarak en başı sıkışık kaldığı durumlarda bile rakiplerinin kafasını giyotine göndermekte başarılı oldu. Her türlü sıkıntının ve problemsizliğin üstesinden bir şekilde aklandı. Parlemontoyu her daim etkiledi ve şekillendirdi. İhtilalin gerçekleşmesiyle birlikte birden papazlığını bile bir kenara bırakıp dine savaş açtı. Hangi kesim güçlüyse ondan yana tavır koydu.Her daim sabırlıydı ve taraf olmak için koşulları ve şartları iyi tartıyordu. Dengeyi iyi sağlıyor ve buna göre kararlarını şekillendiriyordu.En küçük bir hatada kafayı giyotine kaptırabilirdi.Keza siyaseten güçlü olan rakipleri bile ölüm cezalarına çarptırılıyor fakat ihtilalin en önemli kan içicilerinden birisi olan kendisi paçayı her seferinde sıyırıyordu. Bir çok kişinin öldürülmesine ön ayak oldu. Buna rağmen kurnazlığıyla kendisini bir kahraman olarak takdim etti.Dönemler değiştiğinde ise siyasi iklimin konjonktürüne göre değişime uğruyordu.Fikirlerini ve ideallerini şartlara göre ayarlıyor ve hiç yanılmıyordu. Devrim sonrası Napolyonun imparator olmasıyla birlikte görevi de değişmemiştir.Napolyonun aranan sağ kolu olmayı başardı.Her daim Napolyonun arkasını oymak isteyen bir siyaset güttü. İçişleri Bakanlığı gibi görevlerde bulundu. Sonrasında ise polis ve asayişten sorumlu oldu. Napolyonun duyduğu güvenle bir çok göreve getirildi. Napolyonun sefere çıkmasıyla birlikte geçici olarak Başbakanlık koltuğuna bile çıkmıştır nam-ı diğer kurnaz siyasetçimiz Joseph Fouche. Daha sonra yaptığı entrikalar yüzünden sürgüne gönderildi.Sürgünde bile rahat ve huzurlu yaşadı.Ölümüyle birlikte yanında götürdüğü bir çok gizli belgeyi yakmıştır.Buna rağmen Fouche günümüzde de var olan siyasetçi portresini en iyi şekilde yansıtmaktadır.Bir siyasetçi nasıl olmalı diye merak ediyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.

Yazar Hakkında;



Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana, Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis, Rio de Janeiro, Brezilya) Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı.Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. 
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Germinal


Maden mesleğinin ne kadar tehlikeli olduğunu bilmeyenimiz yoktur.Dünyanın neresinde olursa olsun bu iş kolu tehlike ve ölüm sıralamasında başı çekiyor.Özellikle 19 yy. başlarında Fransada ki maden ocaklarının içler acısı hali dünyanın diğer ülkelerinde ki ocaklardan farksızdı. Fransız yazar Emile Zola sosyolojik etmenlerle birlikte kişi davranışlarını da analiz ettiği bu eseriyle bize tüm açıklığıyla bu mesleğin ne derece zor koşullar altında yapıldığını,açlığın can güvenliğinin önüne geçtiği bir çağ da sefil insan manzaraları sunuyor.Özellikle sanayi devriminin yeni oluşmaya başladığı dünyada maden sektörü de üretim çılgınlığıyla vahşi bir yarış sürdürüyordu.Bu yarış hızını öyle alamıyordu ki işçi ölümleri sıradan bir hal almıştı. Zolanın o dönemde eleştirel bir bakış açısıyla yerden yere vurduğu bu sistem daha sonra evrilip kapitalizm adıyla bütün dünyada insan kıyımlarına yol açacaktır.Esasında kitap sosyalist etkilerin öne çıktığı bir Fransa hayali kuruyor.Bu etkilerin bir kıvılcım gibi bütün dünyayı saracağı tezi gerçekleşmedi belki ama Zola fikirleriyle ve çizdiği insan portrelerinin gerçekliğiyle halen dünya edebiyatının seçkin yazarlarından biri konumunda.Kitap özetini ele alacak olursak;

Kitabın hikayesi esasında 19.yy başlarında Fransada ki maden ocaklarının bulunduğu bölgede geçiyor.Madene inen insanlar, onların sosyal hayattaki yaşamları genel olarak anlatılan konular arasında.Madende çalışan insan manzaralarını gerçekçilikle sunan kitap öncelikle madenin zorluklarını hikayesel bir anlatımla süslemiş.Madene inen çocuklar,ihtiyarlar ve genç kızlar ön planda yer almakla birlikte çocuk yaşta yaşanan aşklarda dönemin Fransasında ki çalkantılı yaşantı hakkında bilgi veriyor. Madene Avrupa'nın her ülkesinden madenciler gelmekte kimi çalışmakta kimi ise işi beğenmeyip konar göçer bir şekilde yolculuğuna başka yerlerde devam etmektedir.Bunlardan birisi olan kahramanımızda madene gelip işe başlıyor.Fakat diğer madencilerden farkı daha özgün düşünmesi,fikirlerini iyi ifade edebilip üslubuyla ön plana çıkabilmesidir.Tabi bunda tahsil durumununda çok büyük önemi var.Madendeki haksızlıkları ve emekçilerin sömürülmesine daha fazla seyirci kalamayan kahramanımız işçileri örgütleme işine koyuluyor. Fakirlik ile birlikte sefalet madenci ailelerin neredeyse kaderi haline gelmiş.Kokuşmuş düzenin tüm vahşetiyle üzerlerine çöktüğü aileler ise düşünme yetilerini neredeyse kaybetmişler.Madenci aileler ilk başlarda örgütlenme işine sıcak bakmazlar.Böyle bir örgütlenmenin zaten açlıkla birlikte baş gösteren içler acısı hallerini ölümle sonlandıracağını düşünürler.Kuşaktan kuşağa bu  işi yapan madencilerde aynı fikirdedir.Örgütleme işi kahramanız için hiç kolay olmaz. Sendika Birliklerine yazılar yazarak sistemin nasıl bir kıyımla insanların haklarını gasp ettiğini bunun içinde bir toplantı yapılmasının şart olduğunu belirtir.Bu gibi süreçler tüm hızıyla devam ederken yazarımız bu sefer bize maden sahiplerinden kesitler sunmaya başlar.Evlerinde yaz kış rahat ve huzur içindeki zenginlikleriyle yaşayan ailelerin yaşam koşulları ve burunlarından kıl aldırmayan kompleksli yapıları anlatılır.Maden sahiplerinin evlerine gelip dilenen madencilere yeterince özen göstermediği gibi eleştirel ifadelerde yer alır.Sistemin böyle devam edemeyeceği belirtilir.Kahramanımızda toplantılara devam eder fakat karşısında muhalif bulmakta da gecikmez.Sert tepkilerle karşılaşır ve grev ile benzeri hareketlerin yine emekçilere zararı dokunacağı görüşünü belirtirler. Bu yaşamın kaderleri olduğunu söyleyen kadercilerde çıkar içlerinden.Yinede kahramanımız amaçlarını gerçekleştiremezlerse devrimin belirleyici olacağına inanır.Bu sırada madende kazalarda meydana geliyor ve ölümlerde peşi sıra devam ediyordur.Fakat tamamen çaresiz olan halkta ertesi gün bütün ölümleri unutuyor ve sanki hiçbir şey olmamış gibi madene inmeye devam ediyordur.Bu durum neredeyse asırlardır yaşanan basit bir hal almıştır.Çaresizlik ve fakirlik ailelerin kanını emmek için maden sahiplerine iyi bir şans tanıyordur.Sefillik ve açlıktan bir deri bir kemik kalıp ölmeyi bekleyen maden emekçilerinin de yaşamları uzun uzun anlatılır.Tabi ki kitapta araya serpiştirilmiş aşk hikayelerinden de küçük kesitler sunuluyor.O dönemde ki sosyal yaşamın tüm detayları üşenip usanılmadan yazılmış.Halkın açlıkla mücadelesi artık öyle bir hal almıştır ki aileler toplantılara katılmaya başlarlar.İçlerinden çoğu kahramanımız ön ayak olduğu harekete katılma kararı alırlar.Önce küçük grevler başlar fakat oligarşik düzen buna pek fazla imkan tanımaz.Ardından kitlesel katılımlar artar ve haliyle grevlerde daha geniş alanlara yayılır.Fakat maden sahipleri işçileri birer birer işten çıkarır ve komşu ocaklardan çalıştırılmak üzere adamlar getirtir.Grevlerden bir sonuç alamayan işçi örgütlenmeleri son çare olarak ocağı söndürmeye karar verirler.Ocağın sönmesi demek madenin kapanması eş anlamına gelmektedir.Halk geniş kitlelerle ocağa yürüyüşe geçer.Kalabalık halk ocağı söndürüp tahrip eder bu esnada askerler ateşle madencilere karşılık verirler.Tam bir karmaşayla birlikte ölümler olur fakat neticede madencilerin bu durumdan hiç bir kazanımı olmaz.Maden meselesi bir anda ülke gündemine oturur.Ayaklanma bastırılır ve maden kapatılır.En ilginci de belki fazla gaza getirilen halk bu olan bitenlerin sorumluluğunu kahramanımıza yükleyerek onu aralarından kovarlar.Bir zamanlar alkışlarla ve tezahüratlarla destek verdikleri adama en ağır hakaretleri sarf ederler.Belki iyi niyetli davranmakla birlikte sosyalist yasaları emekçilerin menfaati uğruna bir sistem dahilinde oturtmaya çalışan ve bu uğur da her türlü fedakarlığı yapan kahramanımızda eli boş dönmüş olur.Devrim başka bahara kalır ve Demir Ökçe(bkz) romanında olduğu gibi yine oligarşik düzen kazanmıştır.

Yazar Hakkında;

Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransa'da natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zola'nın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben “İtham Ediyorum” makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransa'yı terkedip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında,kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. “Nana”, “Germinal” ve “Meyhane” en tanınmış romanlarıdır.Tüm romanlarında,doğal ve gerçekçi bir tarzla,hayatın zorluklarından bahsedilir.Örneğin Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı,büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.

(Alıntı;Wikipedia)