devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye de ki Örgütsel Eylemlerin Nedenselliği
Meselenin özü şu ki artan şiddet olayları kabul edilmeli ki eylemsizlik ve çatışmasızlık kararlarının bir müddete kadar sona ermesidir. Şu unutulmamalı ki PKK Türkiye de ki düzenin ve sistemin dışında bir örgüttür. Yani Kürt sorunu denen meselenin "sistem" içerisinde demokratik yollarla çözülmesi PKK yı çokta fazla ilgilendirmemekte. Örgütün, demokratik temelli partisel uzantılarının düzen dahilinde ki seçim ve politik başarılarını da önemsediğini düşünmemekle birlikte, sistemi hepten yok sayan ve kaosla birlikte iç çatışma vb.. yıkıcı kararları uygulayarak "çatışmadan yeni bir düzen" yaratmak isteyen bir yapıda olduğu da açık. (Teoriye kısaca girecek olursak; Toplum ve devlet arzuları tatmin etmeye dönük olarak insan aklının bir icadıdır. Barış, insan arzularının daimi tatmini için bir sine qua non (olmazsa olmaz) konumunda olsa da, doğadan gelen bir nitelik de değildir. Doğanın getirdiği şey çatışmadır. Barış insanların isteği, barışın karşıtı olan çatışma ise onların doğal durumudur. Çatışmayı bütünüyle ortadan kaldırmaya girişmek beyhudedir. Buradaki tek çıkar yol çatışmayı toplumsal yaşamla uyumlu hale getirmektir; böylece çatışma, toplumun asıl amacına – insan arzularının sürekli tatmini – hizmet etmesini engellemeyecektir. Tarihi sınıf çatışmaları olarak yorumlayan Marksistlere göre burjuva ideolojisinin öne sürdüğü gibi devlet toplumun dışında ve yansız olamaz. Devlet egemen güçlerin bir baskı aracından başka bir şey değildir. Devlet ezeli ve ebedi olmadığı gibi, sömürü düzeninin yok olabilmesi için devletin de sönümlenmesi ,yani ortadan kaldırılması şarttır. Komünizmin asıl hedefi de tam olarak budur.) Bu açıdan bakacak olursak; örgütün tek nihai hedefinin kargaşa,çatışma ve kaostan dogacagina inandığı sistemin dışında yeni bir yapıyı inşaa etmeye çalışmak olduğunu görürüz. Çok başlı bir yönetim kadrosu olan örgüt uzlaşı ve demokratik temelde masaya oturulabilecek bir yapıda değildir. Örgüt dogasi geregi kendini merkezden yönetememekte ve sonuç itibariyle de meselenin Türkiye icerisinde ki sistem temelinde masabaşı çözümü imkansızlasmaktadir. Bu şartlar altinda çatışma kültürünü baz alarak kendi ideolojik temeli dahilinde belirledigi cizgilere uygun bir düzeni nasıl hayata gecirebilecegi meselesi ciddi soru işaretleri oluşturuyor. Velhasıl siyaset terminolojisine giren "demokratik yolların kapanmasi" -(ki demokratik bir yolun olmadığının görülmüş olmasından dolayı)- deyiminin de örgüt nezdinde sürecin başından beri yok hükmünde oldugu da ayrıca açığa çıkmış oldu.
Devlet İçi Emniyet Operasyonları ve Gelinen Nokta
Son günlerde yapılan Emniyetteki tasfiyeler görsel ve yazılı basında oldukça geniş yer edinmiş durumda. Kimileri bunun siyasi amaçlı emniyet teşkilatını yıpratıp göz dağı vererek baskı mekanizmasını arttırmak olduğunu iddia ederken kimileri de asayiş içine kümeleşmiş gizli bir örgütün tasfiye edilmesi şeklinde görüş belirtiyor. Açıkçası aslında ne olursa olsun bu tip bir operasyonun yapılması teşkilata duyulan güvenin insanlar nezdinde sıfırlanması anlamı taşıyor. Güven bunalımına sürüklenen kamuoyunun da yargı ve beraberinde ki emniyet mensuplarına şüpheli bir gözle bakmasına yol açıyor. Burada ciddi kusura yol açan ve ileriyi göremeyip böyle bir sıkıntıya sebep veren yetkililerin bu meselenin ceremesine katlanmasını gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal olarak yargıya güvensiz bir ortam yaratan yönetimin her şekilde yaptığı hataları kabullenip kamuoyundan da bir özürü esirgememesi gerekir. Ergenekon,Fenerbahçe ve Balyoz davalarının içinin boş çıkması da aynı şekilde adaletin bir kusuru olarak kabul edilmeli ve bu hataya yol açan hakim ve savcılarında gerekli yaptırımları görmesi gerekir. İçi boşaltılmış bayağı davalarla kimi kurum ve kişilerin yıpratılmak istenmesi çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Özellikle belli bir kesimi hedef alan davalarda maalesef ki çok değerli katkılarla çağdaş bir eğitim yapısı oluşturmaya kendini adayan ve kurduğu derneklerle bir çok öğrenciye burs verip gençlere aydınlık bir gelecek ideali hazırlayan Türkan Saylan kanserden ölmüş, kimi albaylar intihar etmiş, kimi de ölüm döşeğinde cezaevlerin de tecride uğramıştır. Tüm bu yapılan haksızlıklar karşısında suçlamalar günümüz de malum reddedilmiş ve hak ihlalleri kararları verilerek sanıkların yeniden yargılanma yolları açılmıştır. Tüm bunlara genel olarak baktığımız da şu an da polislere yapılan operasyonları yerinde görmek gerekir. Eskiye doğru geriye gidecek olursak tüm bu mağduriyetlerin giderilmesine bir ön ayak olacağına inandığım emniyet operasyonları yerinde uygulamalardır. Teşkilatın içerisine sızmış bulunan Emniyet Müdür ve polislerin ayıklanması gerekiyor. Devlet içerisinde yuvalanan cemaat ve benzeri yapıların temizlenmesi gelecek içinde atılmış önemli bir adım olacaktır.Ben burada hükümetin gecikmişte olsa bu yönde attığı adımları destekliyorum.Her bir vatandaşın hangi görüşte olursa olsun, hangi ideali benimsemiş olursa olsun şu anda yapılanlar kesinlikle yararınadır.Tabi burada 17 Aralık olayına da değinmek gerekiyor.O tarihlerde yapılan yolsuzluk operasyonlarını gerçekçi ama samimiyetsiz bulduğumu belirtmek isterim.Belki yapılması gerekiyor ve haklı gerekçelere dayanıyordu fakat operasyon iyi yönetilmedi ve yapılış şekliyle halkta olumlu bir izlenim uyandırmadı.Çünkü yapaydı ve sanki birileri aniden düğmeye basmıştı ayrıca belli bir amaca yönelik olduğu izlenimi uyandırmıştı.Aynı Aziz Yıldırımda olduğu gibi ipe sapa gelmez deliller sunuluyor ve sanıkların cezalandırılması için sanki öfkeli bir güruh canını dişine takar bir vaziyette 'dişe diş kana kan intikam intikam'' nidalarıyla haykıran kitleler gibi hareket ediyordu. Cemaat gazetelerinde sanıklara atılı suçların ispatı niteliğinde deliller öne sürülüyor ve mahkemesiz bir infaz süreci işletiliyordu. Ne yazık ki dediğim gibi bu girişimler insanlar üzerinde olumlu bir izlenim oluşturmadı ve operasyona destek çok asgari bir düzeyde kaldı.Yani aslında operasyon çok kötü yönetildi. Her ne kadar iddialar gerçekte olsa başarısız olma sebepleri kısaca budur.Devlet içine kümelenmiş bir yapının varlığı zaten bilinen bir gerçekti.Her Türk vatandaşı yaşlısından gencine bu gerçeği bilir.Bu gizli örgütlenmenin açığa çıkarılması ne yazık ki karşılıklı bir çıkar mücadelesinin sonucunda ortaya çıkarılmaya başlandı.Keşke daha önce Ergenekon,Fenerbahçe ve Balyoz davaları açılmadan böyle bir operasyona girişilseydi.Hem insanlar tecrit edilip hastalıkların pençesine düşüp ölmez,kimileri intihar etmez,kimileri gereksiz sebeplerle beş sene hapis yatmaz ve adalette bu kadar yozlaşmazdı.Böyle gizli bir oluşumun varlığı a'dan z'ye bu ülkede yaşayan herkes için bir sıkıntıdır.Zararın neresinden dönülürse kardır deyişi gibi şu an yapılanlar zarardan dönülme olarak görülmeli ve her ne kadar hükümette bu mesele sebebiyle suçlu olsa da operasyonlara her kesimden en güçlü şekilde destek verilmesi şu an yapılacak en doğru iştir diye düşünüyorum.
Demir Ökçe
Amerikalı ünlü yazar Jack London denince aklımıza ilk gelen eserlerin başında ''Demir Ökçe'' gelir.Dünya siyasi tarihine de bir yönüyle ışık tutan bu eserin en önemli özeliği sosyalizm üzerine yazılan ilk kitaplardan biri olmasıdır.Özellikle sosyalizmin daha yeni bir bilinçle yayılmaya başladığı dünyada Jack London en önemli sosyalistlerin başında gelmektedir.19. yy sonlarına doğru dünyada ki siyasi aktörlerin kendi ideolojilerini yayma girişimleri had safhaya ulaşmıştı.Yazar burada anlattığı konu itibarı ile de Amerikayı eserine konu ediyor. Amerika da ki sosyoekonomik durumdan çalışma koşullarına,emekçi sınıfların derin oligarşik yapıyla mücadelesi ve sendikalaşma gibi konular ele alınıyor.Edebi tarzda yazılmış bir eser olması münasebetiyle o dönemde dahi okunurluk oranı günümüze kadar hiç düşmedi.Yani ''Demir Ökçe'' popülerliğini halen savunduğu fikirlerle muhafaza ediyor.Ayrıca ufak bir tavsiye verecek olursam kitabı özellikle İş-Kültür yayınlarının çevirisinden okuyun.Kitap notlarına geçecek olursak;
Eser öncelikle sendika yöneticisi olan kahramanımızın, Martin Eden(bkz) romanından hatırlayacağınız şekliyle benzer özelliklerde genç,güzel ve kültürlü bir genç kıza aşık olmasıyla başlıyor.Her ne kadar konular farklı olsa da aşk ve mücadele yönüyle iki kitap aslında benzer ögeler taşıyor.Kız ile farklı sınıflara ait olmalarına rağmen kahramanımız konuşma üslubu ve hitabıyla genç kızın dikkatini üzerine çekmeyi başarıyor.Kızın ailesinin aristokrat bir yapıda olması ve kapitalist unsurları göz önünde bulundurması hatta bunun üstüne en önemlisi de bir iş adamı olması kahramanımızın da belirli bir safta mücadelesine başlamasına ön ayak olur.Öncelikle belirtmeliyim ki kitap belirli bir ideolojinin baskınlığı üzerine kurulmuş.Yani kitabı okurken belirli bir ideolojik propaganda yapıldığı kanısına varabilirsiniz keza yazarın diliyle kahramanımız çoğu zaman karşısındakini bayağı bir morartıyor.Girilen diyaloglara bazen üçüncü ve dördüncü kişilerde müdahil olabiliyor.Aslında bu kitap roman tadından öte o dönemde yeni yayılan sosyalizmin tüm unsurlarını okuyucusuna tanıtma gibi bir misyon edinmiş.Hem olayların içinde yüzmekle kalmıyor aynı zamanda gerçekleri tüm çıplaklığıyla görmenizi sağlıyor.Sistemin insanlara ayrımcı bir şekilde yaklaşıp sömürdükten sonra bir paçavra gibi nasıl savurduğu anlatılan konular arasında.Aslında kahramanımız kızı kendine aşık ediyor hatta babası da bu kadar girişken ve nerede ne konuşmasını bilen delikanlıya hayranlık besliyor.Çalışma şartların uygunsuzluğundan tutun da uzun çalışma süreleri, sosyal yönden yetersizlikler ile kapitalist sistemin eleştirisi başarıyla yapılıyor kitapta.Para babalarının nasıl devletin yöneticileriyle,askeriyle,kiliseleriyle,basınıyla ve mahkemeleriyle ilişki kurup oligarşik bir yapı oluşturduklarını ve bu yapının halkın alt kesimini tüm vahşiliği ile nasıl sömürdüğünü açık bir dille anlatıyor.Kilisenin dini sömürü,askerin kaba kuvvet,mahkemelerin baskı aracı,basının sansür,devlet yönetiminin de insani sömürüye imza attığını ve bu kurumların sürekli içli dışlı kendi çıkarlarını gözeterek iş adamları çevresinde-yani para çevresinde- kısır bir döngüyle hareket ettiği de kitabın özünden çıkartabileceğimiz diğer bir sonuç.Emekçi sınıfın yapması gereken şeyin kendisi dışında hiç kimseyi düşünmeyen ve iliklerine kadar emen bu çarkı bozuk yapıyı devrim yoluyla değiştirmesinin bir gereklilikten öte zorunluluk olduğu da ayrı bir sonuç olarak kitabın özünden çıkartılabilir. Kahramanımızın çabaları örgütlü bir işçi sınıfı oluşturmaya zemin hazırlamak aslında. ''Örgütlü bir halkın karşısında hiç bir kuvvet duramaz'' felsefesiyle çalışmalarına devam eder.Devrim fikrini kitlelere aşılamak için toplantı üzerine toplantı yapar.Tabi ki kendi düşüncelerine sahip olmayan ve devrimin toplumsal bir yıkım olacağını söyleyenlerde çıkar.Kahramanımızın yanlış yolda olduğunu ve esasında çözümün uzlaşıda olduğu görüşünü savunanlarda vardır.Toplantıların çoğu oligarşik yapı tarafından tehlikeli bulunarak dağıtılır.Kilise sosyalizmin Tanrı yasalarına aykırı bir ateizmi savunduğunu ortaya atarak kitlelerin katılımını engellemek ister.Asker zor kullanarak bu fikri savunan önderleri tutuklar ve toplantıları kaba kuvvetle dağıtır.Mahkemeler suçlu ilan ettikleri kişileri en üst sınırdan cezalandırır. İş adamları toplantı yapan ve greve çıkan işçileri birer birer işten atar.Basın yayın organları düzen lehine kara propaganda yapıp dilediğince sansür uygular.Devlet yönetimi bütün yazılı dergi ve kitapları toplattırır.Zaten kitabın adından anlaşılacağı üzerine ''Demir Ökçe'' önüne kattığını yok eden ve ökçesini indirip kitleleri hizaya getiren-tabiri caizse koydu mu oturtan- oligarşik bir yapıdır.Çok değişik düşüncelerin şekillendirdiği insanlar kitabı ayrıca renklendirir.İş başında eli kolu kopan insanların yaşamlarına değinilir.Emekçilerin nasıl paçavra gibi atıldığı uzun uzun anlatılır ve çözüm için kapitalist düzenin yıkılıp sosyalist bir yapının oluşturulmasının gerekliliğinin üzerine sık sık atıf yapılır.Kahramanımız ayrıca bürokratlarla,generallerle,valiler ve işverenlerle uzun uzun tartışmayı tüm hararetiyle sürdürür.Devrim düşüncesini Amerikanın belirli semtlerinde benimsetir ve Chicago sokak savaşları kitabın sonunda destansı bir dille anlatılır.Tüm olağanlığıyla ve açıklığıyla sefil ve perişan halde ki işçi güruhunun acımasız oligarşiye mücadelesinin anlatımı eşsizdir.Ben özellikle bu bölümleri daha bir yoğunlaşarak ve tane tane okumanızı tavsiye ediyorum.Kitabın finalini oluşturan edebi üslub kanımca bu sahneleri anlatırken tavan yapmış.Kitabın finali maalesef işçiler için pek iç açıcı değil çünkü devlet ökçesini tüm sertliğiyle emekçilerin kafasına bir kez daha indirmiştir ve devrimde başka bir bahara kalmıştır.Yazarın devrim tutkusunu tüm dönemlerde canlı tutmayı amaçladığı için böyle bir sonu uygun gördüğünü düşünüyorum.
Jack London (12 Ocak 1876, San Francisco - 22 Kasım 1916, Kaliforniya), ABD'li gazeteci ve roman yazarı. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitabın yazarı olan Jack London, Dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen Amerikalıların ilklerindendir.
(Alıntı;Wikipedia)
Gönderen ukteci zaman: 7/02/2014 10:56:00 ÖÖ
Etiketler: demir ökçe, devlet, devrim, işçi, jack london, kapitalizm, mücadele, oligarşi, sendika, sosyalizm, sömürü
Soma Faciası Üzerine
Somadaki facia maden işçiliğinin ne denli pamuk ipliğine bağlı bir şekilde yapıldığını bizlere bir kez daha hatırlattı.gecmisten günümüze yaşadığımiz maden felaketlerinin ne derece acilar getirdigini hepimiz biliyoruz.sermayenin önlem almak dışında her türlü rantla sömürdugu madenler calisanlara mezar olmaya devam ediyor.yeterince is güvenligine toplumca önem vermiyoruz.tedbir almasi gereken yasal mercilerde bu konuda çok duyarsız. Isverenin ise zaten umrunda değil. Birde benim anlam veremedigim madenin icinde trafonun bulunma sebebi.Disariya daha guvenli bir yerede konumlandirilabilirdi.maalesef ki somada geçmiş yillardada bir cok sefer küçük çaplı ölümler gerçekleşmiş.buna rağmen gerekiyorsa ocak gecicide olsa kapatilmaliyken bu yola basvurulmamis. Mecliste bir cok sefer soma meselesi gündeme tasinmis fakat umursanmamis.neredeyse kaza geliyorum demiş. Yetkililer ve denetleme kurumları üzerlerine düşeni yapmamışlar.Taseron isciliginde getirdiği baştan sagmacılık,ozellestirmenin getirdigi olumsuzluklarla birlesince felaketi kacınılmaz kılmış.Maalesef ki ulkemizde madene inmek intihara teşebbüs etmekle eş anlamlı neredeyse.Ucuz işçilik meselesi çözülmesi gereken en önemli meseledir.Sendikasiz bir sekilde isverene haddinden fazla kazandirma,calisana haddinden fazla kaybettirme mantığıyla işletilen bu düzen can almaya devam ediyor.emegin sömürüsü sadece calisanin cebindekini almakla kalmiyor canınada kastediyor.bolgede ciftcilik ozendirilmiyor gerekli teşvik sağlanmıyor.çaresiz kalan bölge insanı madene inmek zorunda bırakılıyor.19 yy baslarinda Fransadaki maden iscilerinin kötu yasam koşulları ve hayatlarinin anlatıldığı emile zolanin germinal romaninda emegin sömürüsü ve emegin örgütlenmesiyle birlikte direnişi anlatiliyordu.maden herseyi yutan ve doymak bilmeyen bir canavara benzetiliyordu.anlasilan aradan gecen yüzyıllarda değişen hiçbir şey olmamış.kaderden çok ihmale inananlardanim.Unutulmamali ki yuzlerce can demek sonsuza dek kaybolacak milyonlarca umut demek.soylenecek cok fazla söz yok, tüm maden iscilerimizin ailelerine sabirlar diliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




