roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ezilenler
Yayın ; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 704 Sayfa
Yazar : Dostoyevski
Çeviri : Nihal Yalaza Taluy
Dostoyevskinin her türden duygusal birikim ve patlamaları paylaştığı uzun soluklu romanı ezilenler, aslında ailesel ve çevresel etkilerle yaşanan aşk hikayelerini konu edinen bir hikayeyi konu ediniyor. Prensin oğlunun aşık olduğu genç bir kızın çevresinde şekillenen hikayede bir çok olay içiçe geçmiş durumda. Olaylar farklı zaman dilimlerinde birbiriyle ilişkili ve bağlantılı bir şekilde ilerliyor. Prensin kızı olduğu anlaşılan Nelli ile yine prensin oğlu Alyoşa ile aşk yaşayan Nataşanın hikayesi aslında birebir ve benzerdir. Bu iki hikaye aynı anda anlatılır ve konularda küçük kızın hikayesiyle bütünleştirilir. Açıkçası söylemem gerekirse romanda abartı denebilecek şekilde romantizm görülebilir.Bu romantizm ağlamalar sızlamalar şeklinde çok aşırı düzeyde romanda yer kaplıyor. Genellikle pembe dizileri pek izlemeyi sevmeyen biri olarak hikayeyi çok ta severek okumadığımı söyleyebilirim fakat şunu da söyleyebilirim ki kitap oldukça akıcı ve anlaşılır bir dille kaleme alınmış. Belki de bu yüzden kitabı bitirebilmeyi başarabildim. Çok duygusal ve ağlamayı seven okuyuculara tavsiye edebilirim. Schillerciliği sevenlerin okuyup dramın ne olduğunu bir kez daha görebileceği bir eser. Ayrıca bazı sahneleri oldukça etkileyici bir etkide bırakabiliyor tabi dram ,romantizm ve duygusallık yönünden. Ben kitaptan bir mesaj çıkaramadım. Bir aşk hikayesi şeklinde devam edip kızın sevgilisini Katya isimli başka bir kıza kaptırmasıyla sona eriyor. Bu sırada tabi babasıyla kızın arasında ki problemler anlatılıyor. Babasının kızını reddetmesi ve çektiği acılar oldukça bilindik şeyler. Bu arada Vanya'nın sabrına insan şaşmadan edemiyor ki bazen hakarete bile uğruyor fakat bunu sineye çekebiliyor. Dediğim gibi bu tip pembe aşk romanı okumayı sevip göz yaşı dökerek kendini duygusala bağlamak isteyenlere tavsiye edebilirim.
Yazar Hakkında :
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (Rusça: Фёдор Миха́йлович Достое́вский, (d: 11 Kasım 1821, Jülyen: 30 Ekim, Moskova - ö: 9 Şubat 1881, Jülyen: 28 Ocak, Sankt Petersburg), Rus roman yazarı.Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski'nin ilk kitabı İnsancıklar, 1846 yılında yayımlandı.Petersburg'a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserleri yazdı. En önemli eserleri Suç ve Ceza(1866) ile Karamazov Kardeşlerdir(1879).
İvan Denisoviç'in Bir Günü
Yazar : Aleksandr İsayeviç Soljenitsin
Yayın : İletişim Yayınları - 155 Sayfa
Çeviri : Mehmet Özgül
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin'in yazdığı bu eser, kitapta ki ismiyle Şuhov olarak geçen İvan Denisoviç'in casusluk iddiasıyla Sibirya kampına gönderilmesiyle gelişen olayları anlatır. Anlatı tadında ki bir üslupla kaleme alınan bu kitap Denisoviç'in üç bin altı yüz elli üç gününden sadece bir gününü, yani sabah yatağından kalkıp akşam ranzasına dönmesi arasında geçen süreyi gözler önüne serer. Stalin döneminin baskıcı ve otoriter yönetim tarzına bir gönderme olarak yazıldığı anlaşılan bu kitap o dönemlerde yasaklanmış ve baskıları yakılmıştı. Sovyet yönetiminin gerekçeli veya gerekçesiz kamplara gönderdiği insanların buruk hayat hikayesi konuyu teşkil eder. Sibirya soğuğun her haliyle hissedildiği kamp yaşamının mahkumlar üzerinde ki etkisi vurgulanır. Aslında Denisoviç İkinci Dünya Savaşında Nazilere esir düşer. Fakat bir yolunu bularak kaçar ve evine döner. Sovyet yönetimi ise Denisoviç ve diğer kaçan kişileri haksız bir itham olarak casuslukla suçlar ve onları Sibirya kamplarına yollar. Kamp yaşamı canlı bir üslupla anlatılır. Kalk emriyle uyanan mahpuslar zorlu koşullarda çalıştırılır. Kimi hastalanarak telef olur kimi de gerekçesiz sebeplerle hücrelerde çürümeye terk edilir. Kısacası baskının ve zulmün her haliyle hissedildiği kamp yaşamını okuduğunuzda o dönemi canlandıracaksınız.
-Diktatör Stalin-
''Dualarda şikayet dilekçesi gibidir.Ya yerine ulaşmaz yada ulaşsa bile red yanıtıyla reddedilir.''
''İki işi becerenin on işe birden aklı erer.''
''İnsan hakkını vermediği şeyin kıymetini bilmez''
''Bazı gerçekler karşısında kimi kez susmak her zaman işe yarar.''
''Ne de olsa insan sadece kendi işini layıkıyla yapmaya çalışır.''
''Sürgün kampından mektup göndermek dipsiz kuyuya taş atmaya benzer.''
''Fazla sanat, sanat demek değildir. Bu ekmek yerine fazladan şeker yemeye benzer.''
Yazar Hakkında;
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin (11 Aralık 1918; Kislovodsk, Stavropol Krayı - 3 Ağustos 2008, Moskova), 1970 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Rus yazardır.Soljenitsin'in romanları hapis ve savaş deneyimlerini anlatır. İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün (1962) ve İlk Çember (1964) hapis sahneleri içerir. Kanser Koğuşu (1966) bir hastanede geçmektedir. Hapishane ve hastane imgelerini toplumsal simgeler olarak kullanarak yazar, devrimci ideallerle sert politik gerçeklikler arasındaki çelişkiyi gösterir. 3 Ağustos 2008'de babasının Moskova'daki evinde kalp yetmezliğinden 89 yaşında hayata gözlerini yumdu. 2007 yılında Rusya devlet başkanı Vladimir Putin kendisine ödül vermiştir.
Yayın : İletişim Yayınları - 155 Sayfa
Çeviri : Mehmet Özgül
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin'in yazdığı bu eser, kitapta ki ismiyle Şuhov olarak geçen İvan Denisoviç'in casusluk iddiasıyla Sibirya kampına gönderilmesiyle gelişen olayları anlatır. Anlatı tadında ki bir üslupla kaleme alınan bu kitap Denisoviç'in üç bin altı yüz elli üç gününden sadece bir gününü, yani sabah yatağından kalkıp akşam ranzasına dönmesi arasında geçen süreyi gözler önüne serer. Stalin döneminin baskıcı ve otoriter yönetim tarzına bir gönderme olarak yazıldığı anlaşılan bu kitap o dönemlerde yasaklanmış ve baskıları yakılmıştı. Sovyet yönetiminin gerekçeli veya gerekçesiz kamplara gönderdiği insanların buruk hayat hikayesi konuyu teşkil eder. Sibirya soğuğun her haliyle hissedildiği kamp yaşamının mahkumlar üzerinde ki etkisi vurgulanır. Aslında Denisoviç İkinci Dünya Savaşında Nazilere esir düşer. Fakat bir yolunu bularak kaçar ve evine döner. Sovyet yönetimi ise Denisoviç ve diğer kaçan kişileri haksız bir itham olarak casuslukla suçlar ve onları Sibirya kamplarına yollar. Kamp yaşamı canlı bir üslupla anlatılır. Kalk emriyle uyanan mahpuslar zorlu koşullarda çalıştırılır. Kimi hastalanarak telef olur kimi de gerekçesiz sebeplerle hücrelerde çürümeye terk edilir. Kısacası baskının ve zulmün her haliyle hissedildiği kamp yaşamını okuduğunuzda o dönemi canlandıracaksınız.
-Diktatör Stalin-
''Dualarda şikayet dilekçesi gibidir.Ya yerine ulaşmaz yada ulaşsa bile red yanıtıyla reddedilir.''
''İki işi becerenin on işe birden aklı erer.''
''İnsan hakkını vermediği şeyin kıymetini bilmez''
''Bazı gerçekler karşısında kimi kez susmak her zaman işe yarar.''
''Ne de olsa insan sadece kendi işini layıkıyla yapmaya çalışır.''
''Sürgün kampından mektup göndermek dipsiz kuyuya taş atmaya benzer.''
''Fazla sanat, sanat demek değildir. Bu ekmek yerine fazladan şeker yemeye benzer.''
Yazar Hakkında;
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin (11 Aralık 1918; Kislovodsk, Stavropol Krayı - 3 Ağustos 2008, Moskova), 1970 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Rus yazardır.Soljenitsin'in romanları hapis ve savaş deneyimlerini anlatır. İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün (1962) ve İlk Çember (1964) hapis sahneleri içerir. Kanser Koğuşu (1966) bir hastanede geçmektedir. Hapishane ve hastane imgelerini toplumsal simgeler olarak kullanarak yazar, devrimci ideallerle sert politik gerçeklikler arasındaki çelişkiyi gösterir. 3 Ağustos 2008'de babasının Moskova'daki evinde kalp yetmezliğinden 89 yaşında hayata gözlerini yumdu. 2007 yılında Rusya devlet başkanı Vladimir Putin kendisine ödül vermiştir.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Yazar : George Orwell
Yayın : Can Yayınları - 352 Sayfa
Çeviri : Celal Üster
Şimdi size Türk okur kitlelerince günümüzde popülaritesi oldukça artan bir kitaptan bahsedeceğim. Tabi ki tahmin edebileceğiniz gibi Orwell’in 1948 yılında bitirdiği 1984'ü bir çok kitabevinde en çok satılanlar listesinde en üst sıraları zorluyor. Bilindiği üzere Alev Alatlı geçenlerde bir konferansta Başbakan Erdoğan'a George Orwell hayatta olsaydı sizi ayakta alkışlardı demişti. Gerçi alkışlar mıydı yoksa alkışlamaz mıydı bunu bilemeyiz ama bildiğimiz tek şey kitabin oldukça dikkat çekici bir konuya eğiliyor olmasıdır. İngiliz yazar George Orwell'in Hayvan Çiftliğinden sonra okuduğum ikinci kitabı olan 1984 oldukça usta işi kurgusuyla daha konunun ilk başlarında ilgi uyandırmayı başarıyor. Kitap, Hayvan Çiftliğiyle benzer şekilde politik meselelere atıf yapmakta. Esasında 1984 senesinde Okyanusya isimli kurmaca bir devlette bulunan İngsos isimli ideoloji üzerinden devlet ve siyasi baskılara toplumu oluşturan bireyler nezdinde ışık tutuyor. Devlet baskısı sonucu insanlar üzerinde ki oto kontrol ,fişleme,izleme ve dinlemelerle birlikte buharlaştırılan partililerinde bulunduğu bu ince zeka ürünü roman, o günlerden bugünlerin ve gelecek nesillerin bir portresini sunuyor. Baskıcı ve otoriter ideolojilerde insanların robotlaştırılan bir nesne olarak algılandığı konusunu işlemekte. Her an her türden devletin uyguladığı sansür ve totaliter yapıya dikkat çekmeye çalışan yazar gizli devlet yapılanmaları konusuna da kitabında değinir. Oluşturduğu Winston karakteri üzerinden de düşünce bazında beyinlerin hangi yöntem ve sistemlerle sulandırılmaya çalışıldığını açıklamaya çalışır. Ayrıca konunun dışında kalmadan Winston'un yaşadığı ufak bir aşk macerası da kitabı renklendirir. Aslında bu maceranın temeli, cinselliği de tehlikeli bulup yok etmek isteyen yapıya şiddetli bir vurgu yapmasıdır. Çünkü Okyanusya da sevişmek siyasal bir eylem olarak kabul ediliyordu. Orwell’in kitabı geleceğe bir uyarıdır ve kurguladığı sosyalist yapı da eski komünist yapıya ince bir göndermedir. Belki okuyucuya yazar daha ağır bir yönden meseleyi abartmış eğilimi uyandırabilir fakat iktidarı ele geçiren her parti unutulmamalıdır ki geçmişten günümüze ne denli güçlenirse halkı da o nispette kontrol altına almaya çalışır. Bu yönüyle Orwell hiç de haksız sayılmaz. İngsos- İngiliz sosyalizmi- ideolojisinin daha ileriye giderek beyin yıkama ve düşünmeyi örseleme adına dil devriminden bile çekinmemesi dikkat çekicidir. Ayrıca yazar geçmişi silerek yeni bir tarih yazılabileceği savını da iyi işlemiş. Kitapta Winston'un ele geçtikten sonra İngsos ideolojisinin önderlerinden O’Brien ile gerçekleştirdiği diyaloglar ve Goldstein'in kitabından okuduğu bölümler oldukça ufuk açıcı. Devletlerin neden savaştığı, gelir eşitsizliklerinin neden çözümlenmek istenmediği gibi sorulara da cevap arar hatta konunun çözümü için metafiziğe kadar uzanır. İktidar hırsının sebepleri sıralanır. Düşünce polisi ve özel yaşamı yok eden tele ekranlar kitapta sıkça tekrarlanan tabirlerdir.Ayrıca bu kitap sayesinde Dünya literatürüne geçen Big Brother’in - Büyük Birader-kim olduğu da oldukça şaşırtıcıdır. Eser, dahice kurgulanan politik bir planın, zekice bir üslupla anlatıldığı ender yapıtlardan biridir. Çevirinin de çok iyi olduğunu belirtmekte fayda var. Kısacası sizi soluksuz okuyacağınız politik bir başyapıt bekliyor.
''Geçmişi denetim altında tutan geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan geçmişi de denetim altında tutar''
''Özgürlük iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse, arkası gelir.''
''Savaşmanın amacı her zaman ,verilecek başka bir savaşta daha iyi bir konumda olmaktan başka bir şey değildir.''
''Felsefede, dinde ahlakta ya da politikada iki kere iki beş edebilirdi, ama iş top,tüfek ya da uçağın yapımına geldi mi,iki kere iki dört etmek zorundadır.''
''Savaş daha önce ki savaşlarla karşılaştırdığımız da düzenbazlıktan başka bir şey değildir.''
''En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır.''
''Yüksek kesimin amacı yerini korumaktır. Orta kesimin amacı yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise toz pembe hülyalarla boş hayallere kapılarak herkesin eşit olduğu bir dünyayı düşlemekten ibarettir.''
''Kitleler kendi başlarına asla ayaklanmadıkları gibi ,sırf ezildikleri için ayaklandıkları da görülmemiştir.''
''Kavrayış ne denli fazlaysa ,yanılma da o ölçüde fazladır; Zeka ne denli fazlaysa,akıl o ölçüde azdır.''
''İktidar bir araç değil ,bir amaçtır.''
''Akıllılık çoğunluğa bakılarak ölçülmez.''
Yazar Hakkında ;
George Orwell, asıl adı ile Eric Arthur Blair (d. 25 Haziran 1903, Bihar; ö. 21 Ocak 1950, Londra) , 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasındadır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır. Eserlerinde yer alan netlik, zeka, sosyal adaletsizliğe karşı farkındalık ve totalitarizm'e karşı duruşu onun imzası niteliğindedir. 21 Ocak 1950 tarihinde Londra'da hayata veda etmiş.
Sineklerin Tanrısı
Yazar : William Golding
Yayın : Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 262 Sayfa
Çeviri : Mina Urgan
William Golding'in okuduğum ilk kitabı olan ''Sineklerin Tanrısı'' bilindiği üzere bir çok kitabevinin en çok satanlar listesinde üst sıralarda. 28.Basımı yapılan kitabın satış rakamları oldukça üst seviyede. Bende oldukça dikkat çeken bu kitabı geçen haftalarda edindim. Çok uzun bir hikaye sayılmaz aslında Sineklerin Tanrısı. Konusu oldukça basit ve bilindik aslında. Çocukluğunda Mercan Adasını okumayanımız yoktur. Hikaye aslında ortak benzerlikler içeriyor fakat ana hatları dışında detaylarda uçurumlar kadar farklılıklardan söz etmek gerek. Mercan Adası tadında doğal bir atmosfer ve egzotik doğa ortamında geçen hikaye daha politik ve gizli bir şekilde insani mesajlar vererek büyüklere hitap etmekte birlikte ana konusu dışında fazla düşünmeden ve yüzeysel bir okumayla çocukların da dikkatini çekebilecek bir konu işliyor. Hikaye savaş sebebiyle bir grup çocuğun adaya düşmesiyle başlıyor ve gelişiyor. Ortak arkadaşlıklar ve iş birliği çerçevesinde çocuklar kendi aralarında kamplaşıyorlar. Çok detaya girmeyeceğim fakat olaylar daha sonra çatışma şeklinde devam ediyor. Büyük bir ülkenin küçük bir adaya sığdırılmış modeli olarak düşünebiliriz hikayeyi.
Karakter bakımından her birinin kendine has kişilikleri mevcut. Birisi oldukça zeki iken diğeri cesur ,bir diğeri de peygamber kadar hoşgörülü olabiliyor. Kişiliklerin temsil ettikleri modeller var. Mesela Ralph karakteri modern toplumcu yönetimin tipik bir iz düşümü olarak görülebilirken ,Jack karakteri daha otoriter ve dikta bir yönetimin tasavvuru şeklinde belirmekte.Yine başka bir karakter olan Domuzcuk akıl ,mantık ve bilgeliği simgeliyor. Eseri karakterler ve konusu dışında temsil ettiği sistem dahilinde bir bütün olarak derinlemesine kavrayarak okumak gerekiyor.Yoksa kitap size basit bir çocuk hikayesi gibi gelecektir. Sineklerin Tanrısı denilen ölü domuz kafası ise esasında insanın içerisinde ki kötülüğün bir simgesi. Her insanın içinde bulunan iyilikler ve kötülükler belirli çıkar ilişkileri söz konusu olduğunda çatışmaya başlar. Ayrıca iyilikle kötülüğün savaşından ziyade demokratik düzen ve diktatörlük rejimlerinin de kavgasına şahit oluyoruz. Modern bir toplum ve onu oluşturan çağdaş bireyler dünyadan soyutlanıp kendini içine çekildiğinde aynı Nazizmde olduğu gibi kabileşme eğilimiyle yavaş yavaş vahşileşmeye başlar. Bu yönüyle Nazi Almanyası ve Komünizme totaliterlik anlayışları sebebiyle ince bir eleştiri olarak anlamlandırma yapabiliriz. Dediğim gibi William Golding büyük bir sistemi-ideolojik ve yönetimsel- küçük bir adaya ve üzerinde yaşayan karakterlere çok güzel uyarlamış. Özümseyerek ve anlamlar çıkararak okuduğunuzda basit bir ilkokul çağı kitabı gibi görünen - fakat aslında öyle olmayan- bu eserden çok zevk alacağınıza eminim. Unutmadan söylemem gereken son şey ise Mina Urganın ''Son Sözünü'' kitabın sonunda bulunmasına rağmen mutlaka kitabı bitirdikten sonra okumanız gerektiğidir..
Yazar Hakkında ;
Sir William Gerald Golding (19 Eylül 1911 – 19 Haziran 1993) İngiliz roman yazarı. 1911 yılında Cornwall'de doğdu. Oxford Üniversitesini bitirdi. 1934'te Poems yayınlandı. 1954'te Sineklerin Tanrısı ile ün kazandı. 1988'de "Sir" ünvanını alan Golding, 1993'te ardında yarım kalmış bir roman bırakarak (The Double Tongue) kalp yetmezliğinden öldü.
Yayın : Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 262 Sayfa
Çeviri : Mina Urgan
William Golding'in okuduğum ilk kitabı olan ''Sineklerin Tanrısı'' bilindiği üzere bir çok kitabevinin en çok satanlar listesinde üst sıralarda. 28.Basımı yapılan kitabın satış rakamları oldukça üst seviyede. Bende oldukça dikkat çeken bu kitabı geçen haftalarda edindim. Çok uzun bir hikaye sayılmaz aslında Sineklerin Tanrısı. Konusu oldukça basit ve bilindik aslında. Çocukluğunda Mercan Adasını okumayanımız yoktur. Hikaye aslında ortak benzerlikler içeriyor fakat ana hatları dışında detaylarda uçurumlar kadar farklılıklardan söz etmek gerek. Mercan Adası tadında doğal bir atmosfer ve egzotik doğa ortamında geçen hikaye daha politik ve gizli bir şekilde insani mesajlar vererek büyüklere hitap etmekte birlikte ana konusu dışında fazla düşünmeden ve yüzeysel bir okumayla çocukların da dikkatini çekebilecek bir konu işliyor. Hikaye savaş sebebiyle bir grup çocuğun adaya düşmesiyle başlıyor ve gelişiyor. Ortak arkadaşlıklar ve iş birliği çerçevesinde çocuklar kendi aralarında kamplaşıyorlar. Çok detaya girmeyeceğim fakat olaylar daha sonra çatışma şeklinde devam ediyor. Büyük bir ülkenin küçük bir adaya sığdırılmış modeli olarak düşünebiliriz hikayeyi.
Karakter bakımından her birinin kendine has kişilikleri mevcut. Birisi oldukça zeki iken diğeri cesur ,bir diğeri de peygamber kadar hoşgörülü olabiliyor. Kişiliklerin temsil ettikleri modeller var. Mesela Ralph karakteri modern toplumcu yönetimin tipik bir iz düşümü olarak görülebilirken ,Jack karakteri daha otoriter ve dikta bir yönetimin tasavvuru şeklinde belirmekte.Yine başka bir karakter olan Domuzcuk akıl ,mantık ve bilgeliği simgeliyor. Eseri karakterler ve konusu dışında temsil ettiği sistem dahilinde bir bütün olarak derinlemesine kavrayarak okumak gerekiyor.Yoksa kitap size basit bir çocuk hikayesi gibi gelecektir. Sineklerin Tanrısı denilen ölü domuz kafası ise esasında insanın içerisinde ki kötülüğün bir simgesi. Her insanın içinde bulunan iyilikler ve kötülükler belirli çıkar ilişkileri söz konusu olduğunda çatışmaya başlar. Ayrıca iyilikle kötülüğün savaşından ziyade demokratik düzen ve diktatörlük rejimlerinin de kavgasına şahit oluyoruz. Modern bir toplum ve onu oluşturan çağdaş bireyler dünyadan soyutlanıp kendini içine çekildiğinde aynı Nazizmde olduğu gibi kabileşme eğilimiyle yavaş yavaş vahşileşmeye başlar. Bu yönüyle Nazi Almanyası ve Komünizme totaliterlik anlayışları sebebiyle ince bir eleştiri olarak anlamlandırma yapabiliriz. Dediğim gibi William Golding büyük bir sistemi-ideolojik ve yönetimsel- küçük bir adaya ve üzerinde yaşayan karakterlere çok güzel uyarlamış. Özümseyerek ve anlamlar çıkararak okuduğunuzda basit bir ilkokul çağı kitabı gibi görünen - fakat aslında öyle olmayan- bu eserden çok zevk alacağınıza eminim. Unutmadan söylemem gereken son şey ise Mina Urganın ''Son Sözünü'' kitabın sonunda bulunmasına rağmen mutlaka kitabı bitirdikten sonra okumanız gerektiğidir..
Yazar Hakkında ;
Sir William Gerald Golding (19 Eylül 1911 – 19 Haziran 1993) İngiliz roman yazarı. 1911 yılında Cornwall'de doğdu. Oxford Üniversitesini bitirdi. 1934'te Poems yayınlandı. 1954'te Sineklerin Tanrısı ile ün kazandı. 1988'de "Sir" ünvanını alan Golding, 1993'te ardında yarım kalmış bir roman bırakarak (The Double Tongue) kalp yetmezliğinden öldü.
Lanetli Çocuk
Yazar : Honore de Balzac
Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları -112 Sayfa
Çevirmen : Orçun Türkay
16. yy ın Fransasın da geçen bir hikaye olan ''Lanetli Çocuk'' Balzacın bilinen eserleri içinde en az bilinenlerindendir. Balzacın eserlerinin hepsinin dilimize çevrilmediğini hesaba kattığımızda bu eserinde Türk okuyucular nezdinde doğal olarak ihmal edildiğini söyleyebilirim. Yapı Kredi Yayınlarının 2010 yılında çevirisiyle birlikte basımını gerçekleştirdiği bu eserde Balzac daha önce bahsettiğim gibi 16.yy Fransasının gotik tarzla bütünleşik gizemli derebeylik dönemine ayna tutuyor. Kral ve beylerbeylerinin saray yaşantılarının ihtişamlı yönleriyle birlikte aşk ve gurur üzerinde duruyor. Yazar ayrıca mimari yönden okuyucuyu o dönemlere götüren bir üslubu kullanır. Kitabın konusuna gelecek olursak dük evlilik yaptığı karısının ilk çocuğundan şüphelenir. Kendi kanını taşımadığını düşündüğü çocuğa kin besleyerek onu saraydan uzaklaştırır. Aynı eşinden olan ikinci çocuğunun kendinden olduğuna emin olarak onu vasisi tayin eder. Kendinden olan ikinci çocuğu savaşta ölünce karısının eski sevgilisinden olan ilk çocuğunu sırf ırkını devam ettirip prestijini korumak adına sahiplenir.Neslini devam ettirmek namına lanetli vasfını taşıyan fakat aslında doğayla bütünleşik Tanrısal duygulara sahip çocuğu saraya alarak dük tayin eder. Fakat çocuk babasının kendisiyle evlendirmek istediği kızla evlenmeyip kendi sevdiği kızla evlenmek isteyince işler bozulur. Katılığı ve zalimliği ile bilen dük çocukla birlikte sevgilisini öldürür. Ve bulduğu kızla kendisi evlenir. Hikayeyi kaba taslak bu şekilde özetleyebiliriz fakat diğer detaylar ve yazarın kullandığı dil okuyucuyu o dönemin Fransasına taşır. Doğa betimlemeleri ve dönemin büyülü atmosferiyle yaşam tarzları Balzacın usta kalemiyle okuru kendine çeker. Ayrıca kitabın çevirisini de gayet güzel bulduğumu söyleyebilirim. Romantizm,aşk,gurur,kin ve vahşetle birlikte Tanrıvari duyguların ifade edildiği eser ayrıca insani hisleri de konuyla çok iyi harmanlamış. Kitabın editörlerce Balzacın felsefik eserleri kategorisinde bulunduğunu da belirtmekte fayda var. Çünkü sadece tek taraflı dünyevi bir konu üzerinde bulunmayıp düşüncelerle de şekillendirilebilecek bir ağırlığı var.Yani konu üzerinden felsefik mahiyette çıkarımlarda bulunulabilir.Eserde ki kişiler,düşünceler ve duygulardaki uyumlu tezatlıklar ve karşıtlıklar dikkatli bir okuyucu için ilgi çekicidir. Kişiler üzerinde derin duygusal betimlemeler,çıkarımlar ve analizlerin bulunmasına rağmen kolaylıkla okunabilecek düzeyde bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitapta altını çizdiğim kısımlara gelecek olursak ;
''Egemenliği sevenler şefkatten yoksun yüreklerdir''
''Zorbanın gücü ezilenin kaygısı kadardır''
''Mekanların ruh halleri üzerinde gizli bir etkisi vardır''
''İnsan ister mutlu ister dertli olsun birlikte yaşadığı her nesneye bir yüz kazandırır, onları dinler ve akıl alır çünkü doğası gereği boş inançlıdır.''
''Mutlu olmak için geçmişi unutmalı ve geleceği düşünmemeli''
''Duyguların ifadesi ne kadar çok derin olursa ,o kadar daha az açığa vurulur.''
Bilimin ve aklın olduğu kadar bilgisizliğinde kimi insanlar üzerinde bir kutsaliyeti vardır. Bilgisizlik çoğu zaman insanlar üzerinde doğallık ve masumiyet sağlayarak saf,doğal ve Tanrısal bir yaşam tarzı oluşturur. Ruhu kefen gibi sarıp korur''
Yazar Hakkında ;
Honoré de Balzac (asıl ismi Honore Balssa; 20 Mayıs 1799, Tours - 18 Ağustos 1850), Fransız yazar.Asıl adı Honore Balssa'dır. Ancak ismini Balzac olarak değiştirmiş ve De ön takısını eklemiştir. Köy kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır.1850'de Eveline ile evlendi Paris'e döndüler. Birkaç ay sonra yaşamını yitirdi. Geride 85’i tamamlanmış, 50’si taslak halinde eser bıraktı.
Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları -112 Sayfa
Çevirmen : Orçun Türkay
16. yy ın Fransasın da geçen bir hikaye olan ''Lanetli Çocuk'' Balzacın bilinen eserleri içinde en az bilinenlerindendir. Balzacın eserlerinin hepsinin dilimize çevrilmediğini hesaba kattığımızda bu eserinde Türk okuyucular nezdinde doğal olarak ihmal edildiğini söyleyebilirim. Yapı Kredi Yayınlarının 2010 yılında çevirisiyle birlikte basımını gerçekleştirdiği bu eserde Balzac daha önce bahsettiğim gibi 16.yy Fransasının gotik tarzla bütünleşik gizemli derebeylik dönemine ayna tutuyor. Kral ve beylerbeylerinin saray yaşantılarının ihtişamlı yönleriyle birlikte aşk ve gurur üzerinde duruyor. Yazar ayrıca mimari yönden okuyucuyu o dönemlere götüren bir üslubu kullanır. Kitabın konusuna gelecek olursak dük evlilik yaptığı karısının ilk çocuğundan şüphelenir. Kendi kanını taşımadığını düşündüğü çocuğa kin besleyerek onu saraydan uzaklaştırır. Aynı eşinden olan ikinci çocuğunun kendinden olduğuna emin olarak onu vasisi tayin eder. Kendinden olan ikinci çocuğu savaşta ölünce karısının eski sevgilisinden olan ilk çocuğunu sırf ırkını devam ettirip prestijini korumak adına sahiplenir.Neslini devam ettirmek namına lanetli vasfını taşıyan fakat aslında doğayla bütünleşik Tanrısal duygulara sahip çocuğu saraya alarak dük tayin eder. Fakat çocuk babasının kendisiyle evlendirmek istediği kızla evlenmeyip kendi sevdiği kızla evlenmek isteyince işler bozulur. Katılığı ve zalimliği ile bilen dük çocukla birlikte sevgilisini öldürür. Ve bulduğu kızla kendisi evlenir. Hikayeyi kaba taslak bu şekilde özetleyebiliriz fakat diğer detaylar ve yazarın kullandığı dil okuyucuyu o dönemin Fransasına taşır. Doğa betimlemeleri ve dönemin büyülü atmosferiyle yaşam tarzları Balzacın usta kalemiyle okuru kendine çeker. Ayrıca kitabın çevirisini de gayet güzel bulduğumu söyleyebilirim. Romantizm,aşk,gurur,kin ve vahşetle birlikte Tanrıvari duyguların ifade edildiği eser ayrıca insani hisleri de konuyla çok iyi harmanlamış. Kitabın editörlerce Balzacın felsefik eserleri kategorisinde bulunduğunu da belirtmekte fayda var. Çünkü sadece tek taraflı dünyevi bir konu üzerinde bulunmayıp düşüncelerle de şekillendirilebilecek bir ağırlığı var.Yani konu üzerinden felsefik mahiyette çıkarımlarda bulunulabilir.Eserde ki kişiler,düşünceler ve duygulardaki uyumlu tezatlıklar ve karşıtlıklar dikkatli bir okuyucu için ilgi çekicidir. Kişiler üzerinde derin duygusal betimlemeler,çıkarımlar ve analizlerin bulunmasına rağmen kolaylıkla okunabilecek düzeyde bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitapta altını çizdiğim kısımlara gelecek olursak ;
''Egemenliği sevenler şefkatten yoksun yüreklerdir''
''Zorbanın gücü ezilenin kaygısı kadardır''
''Mekanların ruh halleri üzerinde gizli bir etkisi vardır''
''İnsan ister mutlu ister dertli olsun birlikte yaşadığı her nesneye bir yüz kazandırır, onları dinler ve akıl alır çünkü doğası gereği boş inançlıdır.''
''Mutlu olmak için geçmişi unutmalı ve geleceği düşünmemeli''
''Duyguların ifadesi ne kadar çok derin olursa ,o kadar daha az açığa vurulur.''
Bilimin ve aklın olduğu kadar bilgisizliğinde kimi insanlar üzerinde bir kutsaliyeti vardır. Bilgisizlik çoğu zaman insanlar üzerinde doğallık ve masumiyet sağlayarak saf,doğal ve Tanrısal bir yaşam tarzı oluşturur. Ruhu kefen gibi sarıp korur''
Yazar Hakkında ;
Honoré de Balzac (asıl ismi Honore Balssa; 20 Mayıs 1799, Tours - 18 Ağustos 1850), Fransız yazar.Asıl adı Honore Balssa'dır. Ancak ismini Balzac olarak değiştirmiş ve De ön takısını eklemiştir. Köy kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır.1850'de Eveline ile evlendi Paris'e döndüler. Birkaç ay sonra yaşamını yitirdi. Geride 85’i tamamlanmış, 50’si taslak halinde eser bıraktı.
Ölü Canlar
Yazar : Nikolay Vasilyeviç Gogol
Yayın : Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviri : Mazlum Beyhan
Öncelikle en başta Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının Hasan Ali Yücel serilerine bir kaç çift sözle de olsa değinmek gerekir. Maarif Vekili Hasan Ali Yücel ismiyle anılan bu serilerde yeni dil devrimiyle tanışan Cumhuriyet Türkiyesinin modern batı klasikleriyle ilk kez tanışması sağlanmış ve en güzel çevirilerle genç ve aydınlık Türk okuyucu kitlelerine ulaşılmıştır. Bu bakımdan oldukça geniş bir külliyata sahip bu seriyi okurlara özellikle tavsiye ederim.Konumuza gelecek olursak Gogol'un en ünlü edebi eseri olarak kabul edilen ve eski Çarlık dönemi Rus edebiyatına yön veren en nadide yapıtlardan birisi olarak lanse edilen ''Ölü Canlar'' esasında feodalitenin hüküm sürdüğü Rus toplumunda kendini hile ve sahtekarlık yoluyla ispatlamaya çalışan soylu Çiçikovun öyküsünden ibarettir. Dönemin Rus soyluları ve devlet erkanınca tanınan biri olan Çiçikov şan ve şöhretini artırarak bir toprak ağası sıfatıyla itibarını arttırmayı umar. Bu amaçla sıradışı bir yönteme başvurur. Toprak sahiplerinin eskiden emrinde çalıştırdıkları ve şuan ölmüş vasıfta bulunan köylü sıfatında ki kişileri yasalara aykırı şekilde kendi nüfusuna kaydettirmeye çalışır. İşe yaramamakla birlikte artık çoktan ölmüş olan bu kişilere ödedikleri gereksiz vergilerden kurtulma sözü vererek iknaya yanaşır. Bu amaçla güvenilir bir soylu olarak toprak sahiplerinin kapısını birer birer arşınlar. Hikaye bu çerçeve ekseninde olgunlaşıp gelişir. Gogol ayrıca bu eserde benzetmelerle dikkat çeken bir üslup kullanır. Oldukça akıcı ve canlı tasvirlere yer verir. Esasında Puşkinin önerisiyle yazılan eser Dantenin ilahi komedyasından esinlenmiştir. Eser Gogol'un yaşadığı psikolojik travmalar neticesinde yarım kalarak tamamlanamaz fakat daha sonra gelen editör ve yazarlarca eski nüshaları toplanan eser bütünleştirilerek okuyuculara sunulur. Rus dilini Türkçeye en iyi şekilde çeviren birkaç çevirmenden biri olduğuna inandığım Mazlum Beyhanın oldukça güzel bir anlam bütünlüğü kattığı bu kitabı edebiyat severlere tavsiye ederim.
''Eğer Ruslar bir araya gelip bir yardım derneği kuracak olurlarsa ve bir miktar yardım toplarlarsa önce paranın yarısıyla afili bir dernek binası kiralayıp döşetirler.Kalan paranın bir kısmıyla yardım yapan soylulara davet verip ziyafet çektirirler.En son kalan cüzi miktarda parayı ise kimin yakınına vereceklerine karar veremeyip sıkı bir kavgaya tutuşurlar.'' -Ölü Canlar'dan bir kesit -
''Eğer Ruslar bir araya gelip bir yardım derneği kuracak olurlarsa ve bir miktar yardım toplarlarsa önce paranın yarısıyla afili bir dernek binası kiralayıp döşetirler.Kalan paranın bir kısmıyla yardım yapan soylulara davet verip ziyafet çektirirler.En son kalan cüzi miktarda parayı ise kimin yakınına vereceklerine karar veremeyip sıkı bir kavgaya tutuşurlar.'' -Ölü Canlar'dan bir kesit -
-Orjinalinden bir nüsha-
Yazar Hakkında ;
Nikolay Vasilyeviç Gogol (Rusça: Николай Васильевич Гоголь) (31 Mart 1809 - 4 Mart 1852) gerçekçi Rus roman ve oyun yazarı. En çok tanınan eseri Ölü Canlar'dır. 43 yaşında Moskova’da ölmüştür.
Gönderen ukteci zaman: 12/17/2014 07:33:00 ÖS
Etiketler: edebiyat, gogol, inceleme, kitap, ölü canlar, özet, roman, rusya
Oblomov
Yazar : İvan Aleksandroviç Gonçarov
Yayın : Everest Yayınları - 598 Sayfa
Çeviri : Sabri Gürses
Eski Çarlık Rusyası insanın doğal hayatta ki yaşamının getirdiği dinginliğin var ettiği bir karakter olarak karşımıza çıkan Oblomov gerek soylu kişiliğiyle gerekse miskinlik ve tembelliğin gölgesinde kalmışlığının getirdiği ezikliğiyle var edilen bir şahsiyettir. Yazar,Oblomovu her şeye kayıtsız tembellikten yataktan kalkmayan, üşengeç ve bir o kadarda sıkılgan bir kişilik olarak karşımıza getirir. Ayrıca soylu bir aileye mensup olarak Oblomovka köyünden üzerine düşen üç yüz köylüsüyle oldukça da zengin sayılan bir toprak sahibidir. Bunlara karşın asil karakteri ve çevresi üzerinde ki kayıtsızlık ve vurdumduymazlığın önüne geçemez. Oblomov yeni bir eve taşınır ve arkadaş çevresinin etkisiyle Olga isimli bir kız arkadaş edinirek aşk yaşar. Fakat bu aşkta Oblomovun kayıtsızlığı ve aşırı utangaçlığıyla birlikte tedirginliği sebebiyle evlilikle sonuçlanmayarak son bulur.Yaşamının her anını içine kapanık ve yarı uykulu bir ruh hali şeklinde geçirir. İstek ve arzularının önünü hep bu sıkılganlık keser. Hayattan istediğini hiç bir zaman alamaz. Dost bildikleri tarafından aldatılarak dolandırılır. Çevresine baskınlık kuramaz ve kahyasıyla birlikte uşakları tarafından da itibardan düşer. Dikkat çekici bir şekilde uşağı olan Zahar karakterinde de baskın şekilde Oblomovun kişiliği görülür. Acıklı şekilde gerçekleşen ölümüne dek bu bezgin ruh hali devam eder.Gonçarov'un ''Oblomovluk'' olarak literatüre kazandırdığı bu vasıflar hemen hemen her insanda birazda olsa bulunan özelliklerdir. Hatta Lenin Bolşevik devriminden sonra ''hala içimizde yaşayan'' Oblomovlar'dan bile yakınacaktır. Bu açıdan bu eser ilk dönem Rus edebiyatının önemli bir yazınsalı olarak kabul edilir. İnsan ilişkilerinde önemli hissiyatları açıklamada da başarılı bir eserdir. Aşk üzerine insan duygularında ki kopan fırtınalarının analizine sayfalarca yer ayrılır. Konular kimi yerlerde okuyucuyu fazlaca sıkabilir fakat genel itibar ile akıcılıktan bir şey kaybetmez. Kısacası klasik tarzda Rus edebiyatı okumak isteyen okuyuculara tavsiye edebileceğim bir roman..
Yazar Hakkında;
İvan Aleksandroviç Gonçarov (Rusça: Ива́н Алекса́ндрович Гончаро́в) (d. 18 Haziran 1812 – ö. 15 Eylül 1891) Rus yazardır. En ünlü eseri 1859 yılında basılmış Oblomov'dur. Hiç evlenmemiştir ve 1891 yılında St. Petersburg kentinde ölmüştür.
Martin Eden
Sizlere severek okuduğum bir kitap olan Martin Eden hakkında bir inceleme yazısı yazmaya karar verdim. Jack Londonun güçlü edebi üslubunu her yönüyle yansıtan bu eser kolay okunabilir bir çeviriyle karşımıza çıkıyor.İletişim yayınlarının dünya klasikleri dizisinde yer alan bu eser hakkındaki fikirlerim ve izlenimlerimde bir o kadar olumlu.Kitap incelemesine geçecek olursak;
Jack Londonun bu
romanı bize başından beri bir nevi kendi biyografisinden yola
çıktığı izlenimi veriyor. Roman tahsili düşük ve hayatın acı
kaderinin eline düşmüş bir denizci tayfasının umutsuzluk ve
görgüsüzlük arasına sıkışmış bir hayat hikayesiyle
açılıyor. Londonun tahsilini belki bilmiyoruz ama kendi sıkışık
dünyasına tıkılı kalmış ve zincirlerini koparmak isteyen bir
kişilik çıkıyor karşımıza romanın başında. Bir ipe sap
olamamış derler ya hani Martinde öyledir işte okuyamamış
feleğin çemberine düşmüş acı ve ızdırap dolu bir yaşam
sürmüş bir ergendir. Kısa hayatı denizin hırçın dalgalarıyla
fırtınalarıyla boğuşmakla geçmiştir. Kendini geliştirememiştir
Martin çevresel olarak kendi sınıfından insanlarla büyümüş ve
onların argosunu almıştır. Bu yüzden konuşması kabadır ayrıca
Martinin. Pek oturmasını kalkmasını bilmez nerede nasıl nezaket
kurallarını uygulayacağını bilemez. Giyimi ve kuşamı da
fakirliğin getirdiği sefaletten ötürü yamalı bohça
gibidir.Fakat denizci olduğundan kuvvetlidir ve vücudu pektir.
Geçmişte de bir çok kızı etkileyecek kadar yakışıklıdır
ayrıca. Tüm bu olumsuzluklarının dışında tek olumlu
sayılabilecek meziyeti belki de budur. Her ne kadar Tanrı vergisi de
olsa..Birde içsel dünyasına gidecek olursak Martin son derece
azimli ve ısrarcı bir kişiliktedir. Hiç bir zorluğa baştan
koyvererek yenilmez. Diretir ve sonunda belki abartı olacak ama
ölümde olsa ısrarından ve azminden bir şey kaybetmez. Çocukken
ölümüne de olsa yaptığı mahalle kavgaları gelir aklına sık
sık. O zamanda hiçbir zaman pes etmemiştir. Bir mahalle arasına
sıkışmış kokuşmuş arkadaşlıklar ve çetelerden bıkmış
usanmıştır zaten. Zincirlerini koparmak isteyen ve içinde
bulunduğu hayat ve çevreden kurtulmak isteyen ve kabına sığmayan
yağız bir delikanlıdır kendisi. Bir kıza aşık olur birden
romanın başında bahsettiğimiz sahnelere dönecek olursak;
Aristokrat ,okumuş ve üst sınıfa ait olan kibar ve nezaket
kurallarında sınır tanımayan güzel ve zengin bir genç kıza
tutulur. Tamamen kendi hayat ve yaşam tarzından üç yüz altmış
derece farklı bu yaşam onu cezbeder. Kıza ve yaşamına hayran
kalır belki ilk defa bu zaman utanır Martin kendisinden. Geçmişte
yaşadığı kirli ve kaba hayatı sonlandırmak ister işte tam o
anda. Kızın gözünün içine baktığı ve nezaketten yoksun gemi halatlarının nasırlaştırdığı kaba
ellerini onun yumuşak,nazik ve küçük ellerine uzattığı zaman. Ama
hiçbir zaman tutamaz o elleri,gözlerini kaçırır utanır ve
yüzünü çevirir. Çünkü kendisi bu yaşama ait değildir ve
kendini kıza layık görmez. Değişmesi gerektiğini çok iyi idrak
eder. Hem kendisi kim oluyormuş kim bilir etrafında kendi gibi
okumuş aynı sınıfa mensup kaç delikanlı vardır?. Aklından
geçirir bunları ve sıkılganlığı ile yırtık ceketi gelir
aklına ve biraz daha hüzünlenir. Evet evet vazgeçmelidir bu
hayatından evet sonunda ölümde olsa vazgeçmeli. Hemen çalışmaya
başlar Martin, kağıt kalemi alıp yazmaya koyulur. Kütüphanelerden
çıkmaz ayrıca kızdan nezaket dersleri de alır. Belli ki kızda
onu karşılıksız bırakmamış ve sevdasının bir parçası
olmuştur bile. O da Martinin denizcilere özgü o pek vücuduna ve
yakışıklılığına her genç kız gibi kapılmıştır. Martin
hiç bitmeyen azminle yazılarını dergi ve gazetelere gönderir
birer birer. Fakat editörler her defasında Martini red ederler.
Yazılarını kaile ye alıp yayınlamazlar. Her gönderdiği yazının
arkasından geri dönüş yapılmaz. Daha da umutsuzlanması gereken
Martini bu daha çok cesaretlendirir. Daha çok sıklıkla ve daha
çok yazar. Tek isteği itibarlı bir yazar olup hayat standartlarını
yükseltmek ve belkide daha önemlisi kıza layık olabilmektir.
Martin bu amaçla denizciliği bırakıp gider bir çamaşırhanede
çalışır. Bu yolda paraya ihtiyacı olduğunu çok iyi bilir.
Kardeşinin evinde zorunlu misafirlikler yaşar. Dört duvar
arasında rutubetli,badanasız,döküntü ve viran halde bulunan eski bir karyolanın olduğu oda da tek başına kalır ve bu fakirlik içinde
bitmez tükenmez bir azimle yazmaya devam eder. Bir kaç arkadaşta
edinir ayrıca Martin bunlardan çok şey öğrenir ve rotasını
çizmede kendisine çok yardımcı olurlar. Ardından yazıları
yavaş yavaş kabul görür ve dergilerde basılmaya başlar. Azminin
ve çok çalışmasının karşılığını alıyordur artık Martin.
Daha çok yazar ve artık aranılan ve yazılarına bin para dökülen
değerli bir yazar oluverir. İtibarı da vardır artık parasıyla
birlikte zenginlikte ona eşlik eder. İsteğine kavuşmuştur,
yazdığı yazılar onu taçlandırmış ve entelektüel bir kişiliğe
büründürmüştür. Sınıf farklılıklarını içerisinde
yaşadığı elit tabakayla tartışmaya başlar. Özgün
fikirleriyle bu çevreler üzerindeki itibarını arttırır.
Valisiyle,askeriyle,belediye başkanıyla ve diğer önemli devlet
memurları ve aristokratlarıyla tartışmalarını hız kesmeden
sürdürür. Fakat hayatında ki bu değişim kendisini mutlu
etmemiştir. Kızın fakirlik zamanında ailesininde baskısıyla
kendisiyle evlenmek istememesine içerler ve hayatın gerçekçilikten
uzak kokuşmuş bir sistem üzerine kurulu olduğunu anlar.
Sevdiklerinden uzaklaşır en yakın yazar dostu intihar eder. Evet
tüm istediklerini elde etmiştir fakat huzuru elde edememiştir
Martin bu hayatta. Umutsuzdur artık ve eskiden o çok sevdiği kızı
da reddetmiştir artık. Kendi kabuğuna çekilmiştir Martin.
Paranın ve itibarın kızı kendine çektiğini düşünür. Hayat
üzerine düşünmekten kendini alamaz. Hayatın kötü yanlarını
bulunduğu konum itibarı ile daha iyi kavrar. Eskisi gibi denizlere
açılıp özgür olmayı ister yine o eski hayatını özler.
Eskiden olduğu gibi gittiği ve ilk aşkını yaşadığı tropik
adalara gitmeye karar verir. Kararını vermiştir evet arkasında
tırnaklarıyla kazıyarak kazandığı bu hayatı çekip terk eder.
Ama içinde ki umutsuzluk hiç bitmez hep aklı geçmişe
kazınmıştır. Mutsuzluk deryasına açılmıştır belkide onun
üzerinde yüzüyordur şimdi ve bu acıyı tamamen bitirmeye de
kararlıdır. İstikamet adalardır ve bir hastalık sonucu
kaybettiği ilk aşkı aklına gelmiştir birden bu köpüklü
dalgaların üzerinde. Hüznü ve ızdırabı artmış, hayatın
aldatıcı ve ikiyüzlülüğünü arkasına dönüp baktığında
daha iyi görebiliyordur artık. Terk ettiği kız geldi aklına
birden bire artık halisünasyonlar da nöbetler halinde etrafına
karabasan gibi çökmüştür. Yok yok artık daha fazla
dayanamayacaktır bu kadar acıya dayanacak ne takati ne de güçü
kalmıştır. Hayat kendisine göre artık hayal ve yalanlar
bütününden başka bir şey değildir. Bir kez daha bakar son kez
arkasına ve nefesini son bir kez iyice ciğerlerine dolduracak
şekilde çekerek bırakır o vakur bedenini karanlık sulara.
Derinlere daha derinlere iner ve hayata bir zamanlar üzerinden en
büyük umutlarla geçtiği bu suların en dip karanlıklarında son
verir.
Yazar Hakkında;
JackLondon (12Ocak 1876, SanFrancisco - 22Kasım 1916, Kaliforniya),ABD'li gazeteci ve roman yazarı. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitabın yazarı olan Jack London, Dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen Amerikalıların ilklerindendir
-Alıntı;Wikipedia-
Gönderen ukteci zaman: 7/01/2014 03:21:00 ÖS
Etiketler: edebiyat, inceleme, jack london, kitap, martin eden, roman
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








.jpg)





_Nikolai_Gogol_1842_title_page.jpg)




