eser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0 yorum

Ezilenler


Yayın ; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 704 Sayfa
Yazar : Dostoyevski
Çeviri : Nihal Yalaza Taluy

Dostoyevskinin her türden duygusal birikim ve patlamaları paylaştığı uzun soluklu romanı ezilenler, aslında ailesel ve çevresel etkilerle yaşanan aşk hikayelerini konu edinen bir hikayeyi konu ediniyor. Prensin oğlunun aşık olduğu genç bir kızın çevresinde şekillenen hikayede bir çok olay içiçe geçmiş durumda. Olaylar farklı zaman dilimlerinde birbiriyle ilişkili ve bağlantılı bir şekilde ilerliyor. Prensin kızı olduğu anlaşılan Nelli ile yine prensin oğlu Alyoşa ile aşk yaşayan Nataşanın hikayesi aslında birebir ve benzerdir. Bu iki hikaye aynı anda anlatılır ve konularda küçük kızın hikayesiyle bütünleştirilir. Açıkçası söylemem gerekirse romanda abartı denebilecek şekilde romantizm görülebilir.Bu romantizm ağlamalar sızlamalar şeklinde çok aşırı düzeyde romanda yer kaplıyor. Genellikle pembe dizileri pek izlemeyi sevmeyen biri olarak hikayeyi çok ta severek okumadığımı söyleyebilirim fakat şunu da söyleyebilirim ki kitap oldukça akıcı ve anlaşılır bir dille kaleme alınmış. Belki de bu yüzden kitabı bitirebilmeyi başarabildim. Çok duygusal ve ağlamayı seven okuyuculara tavsiye edebilirim. Schillerciliği sevenlerin okuyup dramın ne olduğunu bir kez daha görebileceği bir eser. Ayrıca bazı sahneleri oldukça etkileyici bir etkide bırakabiliyor tabi dram ,romantizm ve duygusallık yönünden. Ben kitaptan bir mesaj çıkaramadım. Bir aşk hikayesi şeklinde devam edip kızın sevgilisini Katya isimli başka bir kıza kaptırmasıyla sona eriyor. Bu sırada tabi babasıyla kızın arasında ki problemler anlatılıyor. Babasının kızını reddetmesi ve çektiği acılar oldukça bilindik şeyler. Bu arada Vanya'nın sabrına insan şaşmadan edemiyor ki bazen hakarete bile uğruyor fakat bunu sineye çekebiliyor. Dediğim gibi bu tip pembe aşk romanı okumayı sevip göz yaşı dökerek kendini duygusala bağlamak isteyenlere tavsiye edebilirim.

Yazar Hakkında :

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (Rusça: Фёдор Миха́йлович Достое́вский, (d: 11 Kasım 1821, Jülyen: 30 Ekim, Moskova - ö: 9 Şubat 1881, Jülyen: 28 Ocak, Sankt Petersburg), Rus roman yazarı.Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski'nin ilk kitabı İnsancıklar, 1846 yılında yayımlandı.Petersburg'a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserleri yazdı. En önemli eserleri Suç ve Ceza(1866) ile Karamazov Kardeşlerdir(1879).

0 yorum

Suikast Bürosu


Yayın: Can Yayınları
Yazar : Jack London
Çeviri :Ahmet Bora Pekiner

Suikast Bürosu London'un fazla bilinmeyen eserlerinden biridir ve diğerlerinden bir çok yönden ayrılır. Kitabın konusu macera filmlerini aratmayacak tarzda bir hareketliliğe sahip. Ayrıca polisiye tabir edilen sınıfa mensup olabileceğini düşünüyorum. Kitabın esas konusuna dönecek olursak eşsiz bir zeka ile örülmüş bir büronun hunharca işlediği cinayetleri üzerinden gelişen olaylar üzerinedir.Bu büro büyük bir felsefik düşünce çemberi içerisinde cinayetleri sadece toplumsal faydayı gözetecek bir misyon üstlenerek işliyor. Eşsiz bir makine gibi işleyen büro hiçbir başarısız sonuç almamış. Daha sonra bu felsefik düşünsel çıkmazın içerisine birisi dahil olarak büronun namlusunu kendi içine çevirmesini sağlıyor ki bunu da yine düşüncelerin getirdiği etik değerler üzerinden sağlıyor. Yani büronun kendisini var eden prensiplerden yararlanıyor. Böyle olunca da büro kendi içerisinde büyük bir çatışmaya giriyor. Çatışmanın merkezinde ise tabi ki büroyu kurup var eden ve fikirsel yönlerden besleyen Dragomiloff var. Soru şu ; Makine gibi işleyen organize bir suç şebekesi mecbur kaldığında veya buna zorlandığında, saat gibi isleyen mekanizmayı kuran ve a'dan z'ye herşeyi kurgulayıp yöneten "kendi yaratıcısını" bütün güçlerini kullanarak yok edebilir mi ? Sorunun cevabını kitabı bitirdiğinizde alacaksınız fakat kitabın oldukça özgün bir konusu olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca eserin bir çok noktasında felsefe ve etik değerler üzerinden yapılan tartışmalar mevcut. Ölümün ve öldürülmenin basit bir hayat kadar sıradan ve doğal olduğu- gerçeğin sadece düşünsel idealler olduğu- hatta ve hatta insan ölümünün ,sivrisinek gibi uçabilen ve anatomik olarak mükemmel bir canlının öldürülmesinden ne farkı olabileceğine kadar derin tartışmalar yapılmakta.''Güzel ve huzurlu bir yaşam süren kişinin canı ancak tehlikeye düştüğünde hayatın kıymetini anlar'' çıkarımı da oldukça başarılı. Konular heyecan ölçütünde ilerliyor ve gerilim her daim üst seviyede. Kısaca hareketli ve gerilim katsayısı yüksek bir kitap okuma hevesiniz varsa bu kitap seçilmiş kaftan.

Yazar Hakkında :

Jack London (12 Ocak 1876, San Francisco - 22 Kasım 1916, Kaliforniya), ABD'li gazeteci ve roman yazarı. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitabın yazarı olan Jack London, Dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen Amerikalıların ilklerindendir.
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Akşam Toplantıları


Yayınevi : İş Bankası Kültür Yayınları- 267 Sayfa
Yazar : N.Vasilyeviç Gogol
Çeviri : Ergin Altay

Gogol yazmış olduğu eserleriyle bir dönemi edebi anlamda değiştiren bir yazardır. Yazdığı eserleri dünya dillerine defalarca çevrilmiştir. Eserlerinde mizaç önemli yer tutar. Daha önce incelemiş olduğumuz Ölü Canlar , Palto-Burun ve Petersburg Öyküleri de bu üsluptadır. Şimdi inceleyeceğimiz kitap Gogolun kendi tabirimle fantastik tarzda yazılmış bir eseridir. Rus tarihinde masalların önemi büyüktür. Gogolün anlattığı masallar Rus folklorüyle özdeşleşmiş fantastik hikayelerdir. Öyle ki hortlaklar, şeytanlar, cadılar , büyücüler ve perilerin yer aldığı hikayeler oldukça akıcı bir dile sahip. Kitapta ''Andersenden Masallar'' benzeri kısa öyküler bulunmakta. Tabi bir tek farkla ki o da Gogolun kendine özgü diliyle şekillenen Rus kültürünün insanı içine çeken sıcaklığıdır. Karakterlerin kendine özgü biçimde içimizde yer tutan kişilikleri bu sıcaklığı sağlamaya yetiyor. Kitabın adından da anlaşılabileceği gibi kitap köy kültürünün hüküm sürdüğü on sekizinci yüzyılının sıcak ortamındaki toplantılarda anlatılan hikayelerden oluşuyor. Dünya öyküleri üzerine meraklı okurların özellikle okumasını tavsiye ederim.

Yazar Hakkında ;

Nikolay Vasilyeviç Gogol (Rusça: Николай Васильевич Гоголь) (31 Mart 1809 - 4 Mart 1852) gerçekçi Rus roman ve oyun yazarı. En çok tanınan eseri Ölü Canlar'dır. 43 yaşında Moskova’da ölmüştür.

0 yorum

İvan Denisoviç'in Bir Günü

Yazar : Aleksandr İsayeviç Soljenitsin
Yayın : İletişim Yayınları - 155 Sayfa
Çeviri : Mehmet Özgül

Aleksandr İsayeviç Soljenitsin'in yazdığı bu eser, kitapta ki ismiyle Şuhov olarak geçen İvan Denisoviç'in casusluk iddiasıyla Sibirya kampına gönderilmesiyle gelişen olayları anlatır. Anlatı tadında ki bir üslupla kaleme alınan bu kitap Denisoviç'in üç bin altı yüz elli üç gününden sadece bir gününü, yani sabah yatağından kalkıp akşam ranzasına dönmesi arasında geçen süreyi gözler önüne serer. Stalin döneminin baskıcı ve otoriter yönetim tarzına bir gönderme olarak yazıldığı anlaşılan bu kitap o dönemlerde yasaklanmış ve baskıları yakılmıştı. Sovyet yönetiminin gerekçeli veya gerekçesiz kamplara gönderdiği insanların buruk hayat hikayesi konuyu teşkil eder. Sibirya soğuğun her haliyle hissedildiği kamp yaşamının mahkumlar üzerinde ki etkisi vurgulanır. Aslında Denisoviç  İkinci Dünya Savaşında Nazilere esir düşer. Fakat bir yolunu bularak kaçar ve evine döner. Sovyet yönetimi ise Denisoviç ve diğer kaçan kişileri haksız bir itham olarak casuslukla suçlar ve onları Sibirya kamplarına yollar. Kamp yaşamı canlı bir üslupla anlatılır. Kalk emriyle uyanan mahpuslar zorlu koşullarda çalıştırılır. Kimi hastalanarak telef olur kimi de gerekçesiz sebeplerle hücrelerde çürümeye terk edilir. Kısacası baskının ve zulmün her haliyle hissedildiği kamp yaşamını okuduğunuzda o dönemi canlandıracaksınız.

                                       -Diktatör Stalin-

''Dualarda şikayet dilekçesi gibidir.Ya yerine ulaşmaz yada ulaşsa bile red yanıtıyla reddedilir.''

''İki işi becerenin on işe birden aklı erer.''

''İnsan hakkını vermediği şeyin kıymetini bilmez''

''Bazı gerçekler karşısında kimi kez susmak her zaman işe yarar.''

''Ne de olsa insan sadece kendi işini layıkıyla yapmaya çalışır.''

''Sürgün kampından mektup göndermek dipsiz kuyuya taş atmaya benzer.''

''Fazla sanat, sanat demek değildir. Bu ekmek yerine fazladan şeker yemeye benzer.''

Yazar Hakkında;

Aleksandr İsayeviç Soljenitsin (11 Aralık 1918; Kislovodsk, Stavropol Krayı - 3 Ağustos 2008, Moskova), 1970 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Rus yazardır.Soljenitsin'in romanları hapis ve savaş deneyimlerini anlatır. İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün (1962) ve İlk Çember (1964) hapis sahneleri içerir. Kanser Koğuşu (1966) bir hastanede geçmektedir. Hapishane ve hastane imgelerini toplumsal simgeler olarak kullanarak yazar, devrimci ideallerle sert politik gerçeklikler arasındaki çelişkiyi gösterir. 3 Ağustos 2008'de babasının Moskova'daki evinde kalp yetmezliğinden 89 yaşında hayata gözlerini yumdu. 2007 yılında Rusya devlet başkanı Vladimir Putin kendisine ödül vermiştir.

0 yorum

Doktor Bilmem Hap Bilmem


Yazar : Cemalettin Aşır
Yayın : Ekrem Matbaası - 346 Sayfa

Ziraat yüksek mühendisi Cemalettin Aşır tarafından kaleme alınan bu kitap bize sağlıklı ve düzenli beslenmenin ip uçlarını sunuyor. Anadolu'nun dört bir tarafını gezen yazar, kendi deneyim ve gözlemleri sonucu edindiği bilgileri okuyucuya sunmakta. Günümüzde beslenme ve gıda üzerine yazılmış eserler oldukça kısıtlı.  Bu eserin bu boşluğu doldurabileceğine inanıyorum.  Cemalettin Aşır tarafından bana hediye olarak gönderilen kitapta gıda üzerine doyurucu bilgiler mevcut. Ne zaman, ne şekilde hangi öğünlerde hangi gıdaları tüketebileceğimiz konusu geniş şekilde işlenmiş. Özellikle sanayi devrimi sonrası endüstriyel besin kaynaklarının yaygınlaşması sonucu ortaya çıkan hastalıklara karşı uyarı niteliğinde öğütlere rastlıyoruz eserde. Ayrıca dikkat çekici şekilde yazar, süt ve süt ürünlerinin zararlarına uzun uzadıya değinmiş. Uydurulmamış her türden doğada bulunan doğal besinlerin tüketilmesi gerektiği belirtiliyor. Kilo kontrolünü sağlamanın yöntemleri anlatılıyor. Kitapta yer verdiği kan tahlilleri de çıkarımlarını desteklemiş görünüyor. Ayrıca kitabın sonunda yenilmemesi gereken ve uzak durulması istenen uydurulmuş gıdaların uzunca bir listesi de mevcut. Gıda,beslenme ve sağlık üzerine meraklı okuyuculara öneririm.



"Gerçek anlamda başarılı insan, hayatta sağlığını koruyabilmeyi başaran insandır.!" 

''Doğada ne yemesi ve ne içmesi gerektiğini bilmeyen tek canlı türü insandır.''

''Hasta olup doktora gittiğiniz de size muhtemelen hap yazacaktır. İşte o zaman gerçek manada ''hapı yuttunuz'' demektir. Hatta bazılarımız daha ileriye gidip tam olarak ''hapkolik'' olup çıkıveriyor''..

''Baya şunları şunları yememen gerekir dediğim de bana olmaz o zaman ben ölürüm diyor. Al şu bıçağı beni öldür daha iyi diyor. Benim seni öldürmem gerekmez sen zaten yavaş yavaş kendini öldürüyorsun ama farkında değilsin. ''

''Kilo verene kadar salata,sebze yemekleri ve su için. Kilo verip uygun bir ağırlığa eriştiğinizde baklagil,kuru yemiş,meyve,bitkisel çaylar,balık ve kırmızı et ile beslenin..''

Yazar Hakkında ;
                                       Cemallettin Aşır

Ziraat Yüksek Mühendisidir. Çukurova Üniversitesi mezunudur ve Adana'da yaşamaktadır.

0 yorum

Hayvan Çiftliği

Yazar : George Orwell
Yayın : Can Yayınları - 160 Sayfa
Çeviri : Celal Üster

George Orwell gerçekçi ve siyasi bir mana yükleyerek yazdığı kitabında bize otoriter ve zorba yönetimleri anlatıyor. Hayvan Çiftliği esasında kendi içinde hiyerarşik bir yapı oluşturarak insan ırkına karşı bir savaşımın hikayesi. Aktörler hayvanlardan oluşuyor ve sömürüye karşı eşitlik yanlısı bir çiftlik hayaliyle devrim yapılarak insanlar uzaklaştırılır. Sosyal ve herkesin eşit haklara sahip olduğu bir düzen kurulur başlarda fakat ilerleyen dönemlerde bunun böyle olmayacağı anlaşılacaktır. Sistem kendi içinde gizliden ve yavaş yavaş yeni bir ''devrim'' yaparak mevcut konjonktürü değiştirir. Aslında kitabın yazıldığı 1943-44 yılına gidecek olursak konusuyla hikayenin ana temasının aslında neyden ilham aldığı daha iyi anlaşılacaktır. O dönemlerde Stalinin başında olduğu Sovyetler buna güzel bir örnek teşkil eder. Komünizm ile kapitalist düzenin karşıt görüşlerine karşın sistemi oluşturan çarkta belli çıkarlar nispetinde birbirlerini gözettiklerini kitapta kolaylıkla gözlemleyebiliyoruz. Orwell ideolojik çatışmaların ''efendilik'' nispetinde kesiştiğini açıklamaya çalışır. Sömürülmeye yüz tutmuş bir halkın kurtarıcıları, kendi halkını evvela daha güzel bir şekilde baskı altına alarak sindirebilir. Yazar gerçek hayatta ki gözlemlerini eserinde ki şahsiyetlere iyi uyarlamış. Birlik, devrim, zafer ve düzenden, Tiranlığa doğru kayan bir toplum portresi ustaca çizilmiş. Hem üzerine düşünmek hemde belirli çıkarımlar yapabilmek için okunması gereken tam bir Orwell klasiği.


''Tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sineklerde olmasaydı kuyruğumda.'' (Benjamin- Çiftliğin en huysuz ve yaşlı atı)

Yazar Hakkında;
George Orwell, asıl adı ile Eric Arthur Blair (d. 25 Haziran 1903, Bihar; ö. 21 Ocak 1950, Londra) , 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasındadır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır. Eserlerinde yer alan netlik, zeka, sosyal adaletsizliğe karşı farkındalık ve totalitarizm'e karşı duruşu onun imzası niteliğindedir. 21 Ocak 1950 tarihinde Londra'da hayata veda etmiş.

0 yorum

Lanetli Çocuk

Yazar : Honore de Balzac
Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları -112 Sayfa
Çevirmen : Orçun Türkay

16. yy ın Fransasın da geçen bir hikaye olan ''Lanetli Çocuk'' Balzacın bilinen eserleri içinde en az bilinenlerindendir. Balzacın eserlerinin hepsinin dilimize çevrilmediğini hesaba kattığımızda bu eserinde Türk okuyucular nezdinde doğal olarak ihmal edildiğini söyleyebilirim. Yapı Kredi Yayınlarının 2010 yılında çevirisiyle birlikte basımını gerçekleştirdiği bu eserde Balzac daha önce bahsettiğim gibi 16.yy Fransasının gotik tarzla bütünleşik gizemli derebeylik dönemine ayna tutuyor. Kral ve beylerbeylerinin saray yaşantılarının ihtişamlı yönleriyle birlikte aşk ve gurur üzerinde duruyor. Yazar ayrıca mimari yönden okuyucuyu o dönemlere götüren bir üslubu kullanır. Kitabın konusuna gelecek olursak dük evlilik yaptığı karısının ilk çocuğundan şüphelenir. Kendi kanını taşımadığını düşündüğü çocuğa kin besleyerek onu saraydan uzaklaştırır. Aynı eşinden olan ikinci çocuğunun kendinden olduğuna emin olarak onu vasisi tayin eder. Kendinden olan ikinci çocuğu savaşta ölünce karısının eski sevgilisinden olan ilk çocuğunu sırf ırkını devam ettirip prestijini korumak adına sahiplenir.Neslini devam ettirmek namına lanetli vasfını taşıyan fakat aslında doğayla bütünleşik Tanrısal duygulara sahip çocuğu saraya alarak dük tayin eder. Fakat çocuk babasının kendisiyle evlendirmek istediği kızla evlenmeyip kendi sevdiği kızla evlenmek isteyince işler bozulur. Katılığı ve zalimliği ile bilen dük çocukla birlikte sevgilisini öldürür. Ve bulduğu kızla kendisi evlenir. Hikayeyi kaba taslak bu şekilde özetleyebiliriz fakat diğer detaylar ve yazarın kullandığı dil okuyucuyu o dönemin Fransasına taşır. Doğa betimlemeleri ve dönemin büyülü atmosferiyle yaşam tarzları Balzacın usta kalemiyle okuru kendine çeker. Ayrıca kitabın çevirisini de gayet güzel bulduğumu söyleyebilirim. Romantizm,aşk,gurur,kin ve vahşetle birlikte Tanrıvari duyguların ifade edildiği eser ayrıca insani hisleri de konuyla çok iyi harmanlamış. Kitabın editörlerce Balzacın felsefik eserleri kategorisinde bulunduğunu da belirtmekte fayda var. Çünkü sadece tek taraflı dünyevi bir konu üzerinde bulunmayıp düşüncelerle de şekillendirilebilecek bir ağırlığı var.Yani konu üzerinden felsefik mahiyette çıkarımlarda bulunulabilir.Eserde ki kişiler,düşünceler ve duygulardaki uyumlu tezatlıklar ve karşıtlıklar dikkatli bir okuyucu için ilgi çekicidir. Kişiler üzerinde derin duygusal betimlemeler,çıkarımlar ve analizlerin bulunmasına rağmen kolaylıkla okunabilecek düzeyde bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitapta altını çizdiğim kısımlara gelecek olursak ;



''Egemenliği sevenler şefkatten yoksun yüreklerdir''

''Zorbanın gücü ezilenin kaygısı kadardır''

''Mekanların ruh halleri üzerinde gizli bir etkisi vardır''

''İnsan ister mutlu ister dertli olsun birlikte yaşadığı her nesneye bir yüz kazandırır, onları dinler ve akıl alır çünkü doğası gereği boş inançlıdır.''

''Mutlu olmak için geçmişi unutmalı ve geleceği düşünmemeli''

''Duyguların ifadesi ne kadar çok derin olursa ,o kadar daha az açığa vurulur.''

Bilimin ve aklın olduğu kadar bilgisizliğinde kimi insanlar üzerinde bir kutsaliyeti vardır. Bilgisizlik çoğu zaman insanlar üzerinde doğallık ve masumiyet sağlayarak saf,doğal ve Tanrısal bir yaşam tarzı oluşturur. Ruhu kefen gibi sarıp korur''

Yazar Hakkında ;

Honoré de Balzac (asıl ismi Honore Balssa; 20 Mayıs 1799, Tours - 18 Ağustos 1850), Fransız yazar.Asıl adı Honore Balssa'dır. Ancak ismini Balzac olarak değiştirmiş ve De ön takısını eklemiştir. Köy kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır.1850'de Eveline ile evlendi Paris'e döndüler. Birkaç ay sonra yaşamını yitirdi. Geride 85’i tamamlanmış, 50’si taslak halinde eser bıraktı.

0 yorum

Abim Deniz

Yazar : Can Dündar
Yayınevi : Can Yayınları - 479 Sayfa

Can Dündar araştırmacı gazeteci kimliğiyle yapmış olduğu belgesel tadında bir kitapla yine karşımıza çıkmış durumda. Bir dönem, Türkiye gündemine oturan ve basın yayın organlarınca da yakinen takip edilen Denizlerin hikayesini konu ediniyor. Kitap oldukça geniş bir açıdan konuyu ele alarak resimler, mektuplar ve belgelerle birlikte önem arz eden ve dikkat çeken dökümanlar içeriyor. Deniz Gezmişin kardeşi Hamdi Gezmişin anılarının da yer aldığı kitapta Can Dündarın kendine has anlatımı ve o dönem ki gazetelerde yazan Altan Öymen ve İlhan Selçuğun makalelerine de yer verilmiş.Ayrıca bu zamana kadar hiç yayınlanmamış fotoğraflar ,mektuplarda yer alıyor. Kitap Deniz Gezmişin aile kökenlerinden başlayarak çocukluğuna ,gençliğine, mücadelesine ve idama kadar giden o uzun yola ışık tutuyor. Anlatı tarzında bir eser olduğunun altını çizmek gerek. Sosyalist bir düzen kurma amaçlı silahlı mücadele yaptığına inanılarak idam edilen Deniz ve arkadaşlarını bu kitapla çok daha yakından tanımış olacaksınız. Annesi ve babasına yazmış olduğu ve bu zamana kadar gün yüzüne çıkmamış mektuplarla birlikte avukatlarının hatıratlarını da okuyacaksınız. İdama giden bir insanın psikolojik ruh halindeki dalgalanmaları ve kararlılığını okuyunca şaşıracaksınız. Can Dündar o yılların gazete küpürleriyle de kitabı ayrıca zenginleştirmiş.Kitabın hemen hemen her sayfası bir fotoğraf , gazete küpürü veya mektupla süslenmiş. Oldukça akıcı insanı sıkmayan tarzda tarih kronolojisine uygun şekilde ilerleyen bir kitap. Konular genellikle yüzeysel fakat çarpıcı tarzda. Bu esere kısaca Deniz Gezmişin bilinmeyen biyoğrafisi de dilebiliriz. Ayrıca meclis tutanak kayıtlarından idam oylamalarına kadar meclisle alakalı belgelerde bulunuyor. Esasında Deniz Gezmişin siyasal mücadelesiyle birlikte iç dünyasına da ayna tutan bir kitap olmasına özen gösterilmiş. Siyasal kimlikten ziyade insancıl duygulara, aile ilişkilerinden tutunda yardımlaşma ve sevgiye varıncaya dek Deniz hakkında bilmediklerimiz hep ön planda yer alıyor. Sadece ideolojik bir olgu olarak görülen bu sert adamın aslında ne denli ailesine düşkün, yardımsever,arkadaş canlısı ,şakacı, sıcakkanlı, hayvansever ve bir o kadarda sanılanın aksine duygularını çoğu zaman kontrol edemeyen bir kişiliği olduğunu görebiliyoruz. Denizlerin mücadelesini, yoldaşlarını ve kararlılıklarını bu kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız.Kitap alıntılarına geçecek olursak;

                              - Can Dündar ve Hamdi Gezmiş-

“Okuldan eve geldiğinde yaptığımız tatlı kavgalarını hatırlıyorum. İkimiz de tatlıyı çok severdik. Annem bir tencere sütlaç yapardı. Ben okuldan sütlaç hayali kurarak koşa koşa gelirdim. Buzdolabını açıp bakardım ki, bitmiş. “Ya abi nasıl olur, nasıl bitirirsin!” diye saldırırdım üstüne... Boğuşurduk altlı üstlü... Sonunda pes eder, “Tamam al şu parayı, git pastaneden ye,” derdi.”

"Deniz abim, bir süre sonra bizi aştı; toplumun mülkiyetine geçti. 6 Mayıslarda biz bile kalabalıktan mezarlığa yanaşamaz olduk. “Ben kardeşiyim,” diye yol istediğimde, “Hepimiz kardeşiyiz!” cevabını alıp gururlandığım çok olmuştur."


"Abim o günlerde bir sohbette, “Darbeden sonra herkesin bir koğuşu olacak ama bizim olmayacak; çünkü biz ölmüş olacağız,” demişti. Gerçekten bilerek ölüme gittiler. Bir kıvılcım yakmak, ileriye dönük bir ışık olmak için..."

"Hani Attila İlhan onlar için yazdığı şiirde, “Güneşten ışık yontarlardı / Sert adamlardı” diyor ya... Belki eylem içinde sertti abim ama gündelik hayatında cıvıl cıvıl bir insandı." 

“Herkesi, her şeyi severdi Deniz abim. Mesela hayvanlara çok düşkündü. Gider atlarla konuşurdu.En çok köpeklerle dosttu. Her işte olduğu gibi orada da radikaldi. Tek bir köpek beslemek yerine mahallenin gariban köpeklerini toplar, sekizini, onunu bir arada beslerdi. Kuduz aşısı olmaktan artık karnı hissizleşmişti.” 

"Deniz, ilkokulu bitirince Sivas’ta ilkokullar arası bir yarışmaya katıldı ve birinci oldu. Birincilik diplomasını zamanın Sivas Valisi Kadri Eroğan’ın elinden aldı. Vali, bu başarılı çocuğa bir de dolmakalem hediye etti. 12 yıl sonra o vali, elinden diploma alan çocuğu ipe göndermek için oy verecekti." 



“Deniz, boylu boslu, yakışıklı çocuktu. Kısa zamanda mahallenin kızlarının ilgi odağı olmuştu. Ancak onun düşleri, mahalle sınırlarının çok ötesindeydi. O dönem, Bilir Koleji’nde ilerlettiği İngilizcesinin verdiği cesaretle 'penfriend' modasına uymuş, kendisine dünyanın değişik ülkelerinden mektup arkadaşları bulmuştu.”

“Fenerbahçeli ünlü oyuncu Ömer Boncuk, futbolu bıraktıktan sonra Haydarpaşa Lisesi’nde beden eğitimi öğretmenliğine başlamıştı… Öğrencilerce çok sevilirdi. Genç yaşta bir oğul yitirmişti; o yüzden okulda çocuklara ayrıca düşkündü… Deniz okula girdikten hemen sonra, okul müdüriyetinden Milli Eğitim Müdürlüğü’ne çirkin bir ihbar yapıldı: Boncuk Ömer’in bir öğrencinin yanağından makas alarak sarkıntılık ettiği iddia ediliyordu. İhbar hızla yayıldı ve kulaktan kulağa gezdikçe korkunç bir ithama dönüşerek, 16 Mart 1963 tarihli Hürriyet gazetesine haber oldu… Bu haberin ardından Milli Eğitim Müdürlüğü, Boncuk Ömer’i görevden aldı. Haber, okula bomba gibi düştü ve Boncuk Ömer’i çok seven öğrencileri isyan ettirdi. Hocalarının iftiraya uğradığını düşünen öğrenciler, büyük bir öfkeyle ayaklandı ve protesto kararı aldı… İşte o eylemde başı çeken öğrencilerden ikisi, henüz birbirlerini tanımasalar da, sonraları Türkiye tarihine isimlerini yazdıracaktı: Biri, son sınıf öğrencisi Mahir Çayan’dı. Diğeri, birinci sınıf öğrencisi Deniz Gezmiş...”

“O yaz ailece abimi görmeye gittik… Cezaevi müdürü ya da savcısının kardeşi, abimin Hukuk Fakültesi’nden arkadaşıydı. O da ara sıra katılıyordu görüşmemize... Bazen de müdürün odasında görüşme yapıyorduk. Şartlar çok daha rahattı. Abimin keyfi, neşesi her zamanki gibi yerindeydi. Can dostu Cihan yanındaydı. Ayrıca orası Nâzım Hikmet’in yattığı cezaeviydi. Bize onun ünlü pozunu verdiği pencereyi gösterdi. Kendisi de orada bir fotoğraf çektirmişti.”


''Aşağıda gördüğünüz fotoğrafın arkasına düşülmüş bir not var: “Yavrum Deniz; Senin; ulu Tanrıya, ana ve babana ve binnetice vatana hayırlı bir nesil olarak yetişmeni ve ismin gibi yapacaklarının da deniz olmasını temenni ederim. 26.6.1949” (İmza okunamıyor.) ''

“Hayatımda ilk kez cezaevine giriyordum. Orada saçlarımı sıfıra vurdular. Üzerinde bir numara yazılı plakayla fotoğrafımı çektiler. Neyse ki daha önce cezaevine sık sık ziyaretçi olarak gittiğim için yabancı sayılmazdım. Bir de en büyük avantajım, Deniz abimin orada olmasıydı. Ondan güç alıyordum.... 15 gün sonra, tahliye edilecekler arasında adım anons edildi… Anons duyulunca herkes bağırıp alkışlamaya başladı. Ben Deniz abime dönüp, “Ben buradan memnunum, gitmek istemiyorum,” dedim. O zaman çok kızdı: “Hadi defol git, kafamın tasını attırmadan topla eşyalarını!” dedi. Toplandım. Yolcu ederken herkes, “Gün Doğdu Hep Uyandık” ve “Amerikan Uşakları İktidarın Haydutları” marşlarını söyleyerek sloganlar atmaya başladı. Hiç unutmam, en başta Cihan vardı; Deniz abim gerilerdeydi, duygusallaşmıştı. Sarıldık. Deniz abime sarılınca göğsüne gelirsiniz. Öylece sarılıp ayrıldık…”

Yazar Hakkında ; 

Can Dündar (d. 16 Haziran 1961, Ankara) araştırmacı, gazeteci ve belgesel yapımcısı. Dündar, 25 Ekim 2013 tarihinden beri Cumhuriyet gazetesinde yazıyor.

0 yorum

Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Yazar : Victor Hugo
Yayın : Can Yayınları - 132 Sayfa
Çeviri : Erhan Büyükakıncı

Victor Hugo'nun bu ilk dönem yapıtlarından biri olan eserinde idam olgusu üzerine yer alan fikirler üzerinden derin analiz ve eleştiriler yöneltiliyor. İdama mahkum edilmiş bir kişinin hayatının konu edildiği kitapta ölümü bekleyen mahkumun son saatlerinde psikolojisi tahlil edilmekte. Hugo özellikle Fransa da uygulanan giyotinle baş kesme şeklinde gerçekleşen idam cezalarının duygusuz bir hisle verilen gereksiz hukuk kuralları olduğunun altını özellikle çizmekte.Sadece olaya kişinin ceza görmesi şeklinde kaba mantıkla bakılamayacağı görüşüne yer verir. İdamların kaldırılmasının toplumlar için zaruri bir gereklilik olduğunu belirtmekle birlikte cezaya çarptırılan kişinin hukukunun da sonuna kadar korunması gerektiğine inanır. İnsani bir yönden olayı gözlemleyen yazar ,insancıl bir bakış açısıyla duygusal yönden her insanın aynı hissiyatları yaşadığını okuyucuya hissettirmeye çalışır. An ve an kitapta cezaya çarptırılan bir mahkumun yaşadığı keder, hayret ve korku gibi duygulara tanık oluyoruz. Derin şekilde bedensel-ruhsal acı çeken ve bunun üzerine kafa yoran bir mahkum portresi karşımıza çıkıyor. Toplumlar için ölüm cezalarının sorgulanıp ön plana insanın yerleştirilmesini istiyor yazar. O dönemleri (1829-32) düşündüğümüzde Hugo'nun ne denli çağını aşan bir eser ortaya koyduğuna şahit oluyoruz. Baba olan bir mahkumun ölümü beklerken küçük çocuğu için içinden geçirdiği duygusal patlamaları ve giyotine giderken film şeridi gibi gözünün önünden geçen hayatını anlamlandırmak Hugo'nun usta kaleminin bir marifeti sayılabilir fakat her çağda yaşanan idam cezalarında mahkumların yaşadığı psikolojinin de bir yönüyle ortak olduğunu da unutmamak gerekir. Bu açıdan bakacak olursak yazar bu özelliklerdeki -idama giden- mahkum portresini bize oldukça canlı bir izlenimle sunmaktan geri kalmamakta. Esasında yazarın hukuk sistemine eleştirel bir çizgide ayar vermeye çalıştığını söyleyebiliriz. Kendi yaşamından gördüğü bazı rüya ve idam sahnelerini de kitapta mahkum gözüyle canlandırdığını belirtmeden geçemeyeceğim. Siyasal idamların kökünün kurutulması görüşünü üzerine basarak vurguluyan yazar, Fransa da ki o dönem adalet mekanizmasının çürümüşlüğünü de böylece ortaya koymaktadır. Özellikle geniş tuttuğum kitap alıntılarına geçecek olursak ;


''Bütün toplumsal krizlerde tüm idamların içinde siyasal nitelik taşıyanların öncelikli olarak kökünün kazınması gerekmektedir''

''Tanrım size soruyorum bu insanın (idam mahkumu) yaşamasının bize ve hepimize ne zararı dokunacak ki? Fransa'da herkes için solunacak yeterince hava yok mu?''

''Neden Tanrının bu kulunun kutsal varlığı üzerine korkunç şekilde gerçekleşen yok etme eylemi sorgulanmamaktadır ?''

''Toplumsal birliğe zarar vermiş ve ileride de verebilecek bir organın kesilmesi söz konusuyla ömür boyu hapis bunun için yeterlidir''

''Eğer demir parmaklıkların sağlamlığına inanmıyorsanız neden o zaman hayvanat bahçesi kurmaya cesaret edebiliyorsunuz ? Gardiyanın yeterli olduğu yerde cellada gerek yoktur.. ''

''Ölüm cezalarının bütün gerekçeleri ve sebepleri aslında geçersizdir.''

''Çarpık ve kör ceza mevzuatı nereden dönerse dönsün sadece masumu vurur!''

''Ölüm cezasının kaldırıldığı söz konusu durumlarda başlıca cinayetler, yıldan yıla azalan bir eğilim göstermektedir.''

''Suçlunun tutkularıyla mı yoksa çıkarlarıyla mı cinayet işlemesi önemlidir. Tutkularıyla hareket etmiş bir mahkumun cezası idam olmamalıdır.''

''O rezil makine (giyotin) Fransa'dan gidecek, buna inanıyoruz ve Tanrı izin verirse topallaya topallaya gidecek çünkü bizler ona sert darbelerle vurmayı deneyeceğiz.''

''Tanrıları özleyenlere denilebilir ki Tanrı kalsın. Kralları özleyenlere denilebilir ki vatan kalsın. Celladı özleyenlere söylenecek bir söz yok.''

''Özel durumlar, genel durumların önüne geçemez''.

''Hiç kuşkusuz kitaplar toplumsal düzeni yıkıcı zehirdir çoğu zaman.''

''Bütün insanlar günü belirsiz bir ölüme mahkumdurlar''.

''Ruhsal acının yanında bedensel acılar bir hiçtir.''

''Ölüm mahkumun hapishanesi mezarıdır ve ne yazık ki mezarının kaçılabilecek bir kapısı da bulunmaz. ''

''Ölüm mahkumu bir genç en ihtiyarlardan bile daha ihtiyardır çünkü akıp giden saatin her çeyreği onu bir yıl yaşlandırır.''

''Tanrım affetseler beni! Belki de beni affederler. Kralın bana dargınlığı yoktur.Gidin avukatımı çağırın! Çabuk avukatımı çağırın! Kürek mahkumu olmak istiyorum. Beş yıllık veya ne bileyim yirmi yıllık kürek mahkumluğu yada sırtımı kızgın demirle dağlasalar. Ömür boyu mahkum olsam da razıyım. Ama yeter ki hayatımı bağışlasınlar ! ''

''Bazı anlar da insan bir saç teliyle bir zinciri kırabileceğine inanır.''

Yazar Hakkında;

Victor Marie Hugo (Fransızca telaffuz: [viktɔʁ maʁi yɡo]; 26 Şubat 1802 Besançon - 22 Mayıs 1885 Paris) Romantik akıma bağlı Fransız şair, romancı ve oyun yazarı. En büyük ve ünlü Fransız yazarlardan biri kabul edilir. Fransa dışında en çok Sefiller ve Notre Dame'ın Kamburu romanlarıyla tanınır. Victor Hugo 22 Mayıs 1885'te 83 yaşındayken zatürreden ölmüştür.

0 yorum

Oblomov


Yazar : İvan Aleksandroviç Gonçarov
Yayın : Everest Yayınları - 598 Sayfa
Çeviri : Sabri Gürses

Eski Çarlık Rusyası insanın doğal hayatta ki yaşamının getirdiği dinginliğin var ettiği bir karakter olarak karşımıza çıkan Oblomov gerek soylu kişiliğiyle gerekse miskinlik ve tembelliğin gölgesinde kalmışlığının getirdiği ezikliğiyle var edilen bir şahsiyettir. Yazar,Oblomovu her şeye kayıtsız tembellikten yataktan kalkmayan, üşengeç ve bir o kadarda sıkılgan bir kişilik olarak karşımıza getirir. Ayrıca soylu bir aileye mensup olarak Oblomovka köyünden üzerine düşen üç yüz köylüsüyle oldukça da zengin sayılan bir toprak sahibidir. Bunlara karşın asil karakteri ve çevresi üzerinde ki kayıtsızlık ve vurdumduymazlığın önüne geçemez. Oblomov yeni bir eve taşınır ve arkadaş çevresinin etkisiyle Olga isimli bir kız arkadaş edinirek aşk yaşar. Fakat bu aşkta Oblomovun kayıtsızlığı ve aşırı utangaçlığıyla birlikte tedirginliği sebebiyle evlilikle sonuçlanmayarak son bulur.Yaşamının her anını içine kapanık ve yarı uykulu bir ruh hali şeklinde geçirir. İstek ve arzularının önünü hep bu sıkılganlık keser. Hayattan istediğini hiç bir zaman alamaz. Dost bildikleri tarafından aldatılarak dolandırılır. Çevresine baskınlık kuramaz ve kahyasıyla birlikte uşakları tarafından da itibardan düşer. Dikkat çekici bir şekilde uşağı olan Zahar karakterinde de baskın şekilde Oblomovun kişiliği görülür. Acıklı şekilde gerçekleşen ölümüne dek bu bezgin ruh hali devam eder.Gonçarov'un ''Oblomovluk'' olarak literatüre kazandırdığı bu vasıflar hemen hemen her insanda birazda olsa bulunan özelliklerdir. Hatta Lenin Bolşevik devriminden sonra ''hala içimizde yaşayan'' Oblomovlar'dan bile yakınacaktır. Bu açıdan bu eser ilk dönem Rus edebiyatının önemli bir yazınsalı olarak kabul edilir. İnsan ilişkilerinde önemli hissiyatları açıklamada da başarılı bir eserdir. Aşk üzerine insan duygularında ki kopan fırtınalarının analizine sayfalarca yer ayrılır. Konular kimi yerlerde okuyucuyu fazlaca sıkabilir fakat genel itibar ile akıcılıktan bir şey kaybetmez. Kısacası klasik tarzda Rus edebiyatı okumak isteyen okuyuculara tavsiye edebileceğim bir roman..

Yazar Hakkında;  


İvan Aleksandroviç Gonçarov (Rusça: Ива́н Алекса́ндрович Гончаро́в) (d. 18 Haziran 1812 – ö. 15 Eylül 1891) Rus yazardır. En ünlü eseri 1859 yılında basılmış Oblomov'dur. Hiç evlenmemiştir ve 1891 yılında St. Petersburg kentinde ölmüştür.

0 yorum

Keman Yapıtları Serisi


keman hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz bilmiyorum ama bu sitedeki eski keman videolarının ilginizi çekiceğine eminim.15 keman üstadının değişik tarihlerde seslendirdiği parçaları zevkle dinleyebilirsiniz.Taki 1939 dan günümüze kadar...