savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0 yorum

24 Nisan Büyük Felaket Günü ve Ermeni Sorunsalı Üzerine


Ermeni soykırımı iddiaları çok uzun bir zamandır Avrupa ve Dünya gündemini meşgul eden bir mesele. Geçmişten gelen halkların bir problemi gibi görünen bu durum aslında sonra ki bir dönemde diaspora tarafından gündeme taşındı. Ermeni meselesini tarafsız bir bakış açısıyla Osmanlının da o dönem ki şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Birinci Dünya Savaşının en çetin dönemlerinde dört bir cephede savaş yürüten bir ülkeyi hayal edin. Batıdan Çanakkale cephesiyle İngiliz Milletleri , doğudan Çarlık Rusyasının ilerleyişi sürerken içeriden de Ermeni toplumunun iç karışıklık yaratma gayretlerini buna ekleyin. Köy basmalar, karakollara saldırılar ve anarşizmin kol gezdiği bir Anadolu. Batı ve Doğu cephesinden inen tokatlara birde iç mesele eklenince cinnet geçiren ve aklını kaybeden bir ülke tasvir edebiliriz. Tamamen kontrol dışı radikal önlemlere başvurulduğu çok açık. 

İttihat ve Terakkinin ileri gelenlerinde hissedilen Türkçülük idealizminin de mesele de payı olduğu düşünülebilir.Enver,Talat ve Cemal paşaların yönetimi altında ki Osmanlı katı kuralları uygulamaya koymuş. Buna Büyük felaket veya soykırım demek ne derece doğru olur bilinmez ama ortada ciddi bir kıyım olduğunu da belirtmek gerek. Yüzbinlerce insanın göçürülmesiyle boşaltılan Anadolu da devlet otoritesi sağlanmaya çalışıldı. Günümüz Türkiyesine bunun katkıları ne oldu bunu tarihçiler cevaplayamıyor. Yani göçürme hadisesi Osmanlının bir müddet daha yaşamasını veya Türk hakimiyetinin Anadolu da devam etmesini ne ölçüde etkiledi bu belirsiz.

Burada konu biraz daha dallanıp budaklanıyor. Konuyu daha iyi anlayabilmek için Çanakkale Savaşına dönmemiz gerek.Savaşın şiddetiyle devam eden kaos ortamı bütün ülkeyi sarmakla birlikte devlet hakimiyeti de ağır darbe almıştı. İngilizlerin sürdürdüğü savaşta Osmanlı birlikleri gerçek bir destan yarattılar. İngilizlerin geri çekilmesinde bu destansı mücadeleden ziyade başka faktörlerde etki yaratmıştır. Bunların en önemlilerinden biri Almanların Avrupa da yeni cepheler açmasıdır. Bu sayede İngilizler her ne kadar ilerleme sağlamamışlar ise de savaşı uzatma ve devam ettirme ısrarlarından zoraki vazgeçmek durumunda kalmışlardır. Çanakkalede ki kahramanca mücadeleden ziyade bu durumda gözden ırak tutulmamalı.

Doğuya dönecek olursak Çarlık Rusyasının ilerleyişi kendi iç devrimleriyle durmuştur. 1917 yılında ki Bolşevik Devrimiyle yönetim değişmiş ve bu sayede Rus ilerleyişi istediği sonucu elde edememiştir. İkinci en önemli hadisede bu olmuştur. Üçüncüsü ise Ermeni tehciridir.Bu tehcir ile Anadolu, devlet yöneticilerinin aklıyla güvenli bir yer haline dönüştürülmek istenmiştir. Yüzbinlerce kişi yolda ,hastalıklarda vb.. sebeblerle hayatlarını kaybettiler. Bunu inkar edecek kimsenin olduğunu düşünmüyorum. Malum harp dönemi ve kimin kimi vurduğunun belli olmadığı bir ortam. Savaş suçlarının her tarafta insan canına kastettiği bir atmosferde düşüncelerimizi daha da özgürleştirmekte fayda var.

İnsan ölümlerine hangi kesimden bakılacak olursa olsun vicdanları kanattığı akıllardan çıkarılmamalı. Soykırım evrensel bir insanlık suçudur. Buna rağmen Ermeni meselesi bir tarafın değil, bağımsız tarihçilerin arastirma konusu olmalı. Tarihi herkes kendi milli duygularına göre şekillendirme telaşında. Böyle olunca da evrensel gercekler bir kenara atılıyor. Tarih ciddi bir iştir. Milliyetçilik ve ulusal hassasiyet gibi gömlekler çıkarılarak konu araştırılmalıdır. Yoksa her iki tarafta kısır bir döngüde birbirini suçlamaya devam eder.

0 yorum

Dünün Dünyası


Yazdığı biyografilerle bir döneme damga vuran usta yazar Zweig bu sefer kendi otobiyografisiyle karşımıza çıkıyor.Dünün Dünyası isimli eseri eğitim yıllarından başlamak üzere Avrupanın gelişimi ve kültürü hakkında önemli bilgiler içeriyor.Ayrıca politika ve sanatında içerisine bulunduğu 19yy. başlarından ,ikinci dünya savaşının başladığı 1939 yılına dek süren olayları ,içerisinde bire bir bulunan bir Avrupalı gözüyle aktarıyor. Avusturyanın o dönem ki siyasi tarihi ile şartlara göre gelişen ideolojilerinde yer aldığı geniş bir konu yelpazesini ele alan yazar ayrıca insan ilişkileri ve kültürleri üzerinde de duruyor. Sanat,felsefe ve toplumsal tabularında geçen zamanla birlikte ne derece evrimleştiğini göstermeye çalışan yazar bunlarla birlikte sürgün yıllarından ve seyahatlarından da önemli bilgiler sunuyor.Savaşların insanlar ve toplumlar üzerinde ki yıkımı konusuna da ayrıca uzunca değiniyor.Kitap özetine geçecek olursak;

Zweig'in kendi yaşam öyküsü konumunda ki bu kitap eğitim döneminin anlatılmasıyla başlıyor. Avusturyanın monarşi yıllarında ki katı ve muhafazakar toplum yapısıyla birlikte ayrıca eğitim kurumlarının sert ve kapalı bir topluma uygun tarzda eğitim verdiğini belirtiyor. Eleştirel tarzda ,monarşinin o günün koşullarında insanlar üzerinde ki otoritesini sorgulayan Zweig ayrıca yüksek Viyana kültürünün çekirdeğini oluşturan Yahudiler hakkında da dikkat çekici bilgiler vermekte. Kendisi de bir Yahudi olan Zwieg bütün sanat dallarının gelişmesinde ve belirli bir seviyeye ulaşmasında Yahudilerin sunduğu katkılara yoğunlaşıyor. Yazarlık döneminde ki ilerleyişinden ve güçlükler karşısında gösterdiği dirençten bahsediyor.Siyonizmin fikir babası olan Theodor Herzl ile yakın diyaloğunu anlatıyor.Toplumsal olarak bir tabu olarak görülen cinselliğin o dönem insanlarının üzerinde ki etkilerinden bahsediyor ve kadın erkek ilişkileriyle giyim kuşam tarzlarından örnekler sunuyor.Konular sınırsız derinlikte ve çok akıcı bir dille anlatıldığı için okuyucunun sıkılmadığını belirtmek isterim. Zweig in dünya savaşları dönemlerinde yapmış olduğu Amerika,Hindistan,Brezilya ve Arjantin anıları da ayrıca hitapta yer alan bölümler arasında. Sanatçılar ve sanat üzerinde oldukça uzun durmuş Zweig. Hem kendi kariyeri hemde o dönemde arkadaş olduğu bir çok tanınmış ressam,yazar,heykeltıraş,şair ve müzisyen hakkında önemli bilgiler veriyor. Avrupanın siyasi olarak ne tür bir değişim geçirdiğini tüm açıklığıyla ele almış. Kendi eserleri hakkında da ayrıca bilgiler sunuyor. Mussolini ve Hitler dönemlerinde ki çalkantılı Avrupayı çok iyi dile getirdiğine inanıyorum. Ayrıca monarşiden cumhuriyete geçen o dönemin Avusturyasını da ustaca anlatmış.Ahlaki çöküntüyle birlikte savaş sonrası-Birinci Dünya Savaşı-hep farklılık arayan insanların yol açtığı bozulmaya da değinmiş.Devletler arası casusluk faaliyetlerini bire bir yaşamış bir insan olarak canlı bir üslup ile anlatıyor.Soykırıma uğrayan Yahudiler üzerine de uzunca fikirlerini belirtip sebepleri üzerine durmuş.Kısaca Avrupanın kısa tarihine tanık olmak ve Zweig'i daha iyi tanımak ve anlamak için okunması gereken yegane kitaplardan biri diyebilirim.

Yazar Hakkında;

Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana, Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis, Rio de Janeiro, Brezilya) Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı.Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. 

0 yorum

Toplumsal Samimiyet ve Protesto


Diyanet İşleri Başkanı güzel bir meseleye değinmiş. Müslüman ülkelerde günde ölen her 1000 kişinin 900'unu yine müslümanlar katlediyor demiş. Bunların başını da Işid ve benzeri terör örgütleri çekiyor. Bir ay içerisinde İsrail 300, Işid ise 6000 kişiyi katletti. Aralarında Şia,Nusayri,Türkmen ve Kürtlerin bulunduğu geniş bir etnik yapıya mensup insan yığınları mezhep ayrımcılığı sonucu acımasızca katlediliyor. Zulümlerin ve katliamların dini,ırkı ve mezhebi olmaz. Kimler hangi amaç uğruna bu zalimlikleri insanlar üzerinde uyguluyorsa toplumsal olarak hiç bir ayrıma gitmeden hepsine aynı tepkiyle karşılık verip aynı şekilde lanetlemeliyiz. İsraili protesto edip sokaklara çıkarak pankart taşıyan kitleler aynı duyarlılığı nedense bin kat daha tehlikeli vahşi bir örgüte karşı göstermiyor.İnsanlığa karşı işlenen suçların üstü örtülmemeli ve sümen altı edilmemelidir.Birileri İsraili sert şekilde eleştiriyorsa İşid ve benzeri terör örgütlerini de aynı şekilde eleştirebilmeli.Nedense birileri sanki karşı durmaları durumunda dinden çıkacaklarını(!) düşünürcesine İşid ve benzeri sözde mezhep savaşı verip toplu katliam yapan bu zalim paravan örgütlere ses çıkarmıyor.Bu örgütler mezhepçi anlayışla kanlı bir savaş yürütüyorlar. Ne yazık ki itiraf etmeliyim toplumu oluşturan bireylerde mezhepçiliğe dayalı bir anlayış hakim.Bu böyle devam ettikçe bu tablo değişmeyecek.Ayrıca bu şekliyle yapılan boykot,protesto ve eylemler samimiyetsiz bir şekilde itibar görmeyip amacına ulaşmayacağı gibi destekte görmeyecek..Ve İsrailin yaptığı zulme verilen tepkinin ne yazık ki binde biri bu katliamlara verilmiyor.Siyasi konjonktüre hizmet eden bazı derneklerde buna ön ayak oluyor.Her gün öldürülen binlerce kişinin katlinden yine müslümanlar sorumluyken sadece Filistin gibi küçük bir coğrafyada ki zorbalıklara karşı verilen tepkiyle avunuluyor. Önce iğneyi kendimize sonra çuvaldızı başkalarına batırmalıyız

0 yorum

Silahların Gölgesi Altındaki Çocuklar


Her geçen gün artan insan hakları ihlallerinden en çok çocuklar zarar görüyor. Sadece ölümler bu trajediyi anlatmaya yetmez.Vahşetin ve acımasızlığın egemen olduğu Ortadoğu'da ki bu bataklıkta saplanıp kalan insanlık vicdanı ne yazık ki kimi insanların vahşiliklerini engellemeye yetmiyor. Kin,nefret ve gözyaşının olağan bir şey gibi kabul edildiği bu coğrafyada bebek ölümlerinin yanında çocuklara yapılan kötü muamele ve işkence de maalesef sıradan,rutin bir olaymış gibi kabul görüyor.Mesele bu yönüyle tam manasıyla bir trajedi.Daha yeni doğup tüm yaşama sevinciyle kundaklanmış minik bedenler toprağa giriyor.Hava harekatları maalesef masum insanların da canlarını alarak onların yaşam nefeslerini yok ediyor.Savaşların insani boyutu her daim görmezden gelinmiş ve yok sayılmıştır.Yaşamın kutsallığının böyle pervasız ve insafsızca ayaklar altına alınmasını Dünya tüm şaşkınlığı ve vakurluğuyla izlemeye devam etmektedir.Herhangi bir yaptırımı bırakın tek bir kınamayı bile çok gören uluslararası kuruluşlarda bu suçun ortaklarıdır.Savunma hakkının kutsallığından dem vuranlar yaşam hakkının gasp edilmesine seslerini yükseltememektedirler.Politik ilişkiler bütün insani değerlerin üzerinde kabul edilmeye devam ettikçe bu tip dramlar daha çok yaşanır.Özellikle savaşın ve çatışmanın a'sını bile bilmeyen minik vücutlara bu fatura kesiliyor.Zalimlik,acımasızlık ve hırsın yol açtığı bu insanlık dışı olayı bütün kamuoyu ve devletlerin ortak bir doktrin ile lanetlemesi gerekmektedir.Mühimmat ve silah ticaretiyle uğraşan karanlık lobiler savaşlardan,kan ve gözyaşıdan beslenmektedir.Uluslararası silah ticareti barışın önünde en büyük engeldir.Silah ve savunma alanında yatırımda bulunan çok uluslu şirketler savaşlardan rant elde ederler.İsrail ve ABD gibi ülkelerde malum silah ticaretinin başını çekiyorlar.Her üretilen mühimmat ve silah insanlığa ölüm kusan bir cellat gibi görülmeli.Bu yönüyle bakıldığında da Dünyada ki şiddetin bitmesinin zor olduğu görülmelidir.ABD'deki kişisel silahlanma en üst seviye bulunmakta.Silah tüccarları yeni teknolojilerinde yardımıyla her geçen gün kar marjlarını yükseltmenin derdindeler.Böyle olunca da kalıcı bir Dünya barışından bahsetmek hayal gibi görülmeli.Yani savaş ve benzeri çatışmalardan çıkarı bulunan global bir lobinin bulunduğunun bilinmesini isterim. Kısaca para ve kazanma hırsının önünde insanlığın en masum canlıları olan bebekler bile duramıyor maalesef..

0 yorum

İslam Coğrafyasının Makus Talihi


Ne yazık ki İsrail gibi ufak bir ülkeyle neden bunca müslüman baş edemiyor diye hiç kimse kendine sormayıp öz eleştiri yapmıyor. Meseleye sadece dini bir yaklaşımda bulunmak sorunu çözmeyip derinleştirir. Cihat edelim asalım keselim sözleri havada kalan boş laflar. Sadece tepki gösterip boykot ederek meselenin özüne inilemiyor. Bilime ve yeniliklere açık olan bir toplum olamamamız ,gelişen teknolojiyi geriden takip etmemiz ve pozitif bilimlere mesafeli oluşumuz uçurumu daha da derinleştiriyor. Medeniyetin,akıl ve bilimin önüne başka şeyler koyduğumuz müddetçe bu tablo değişmeyecek. Her dönemde olduğu gibi inançsal bir olgu olan ahireti kazanma hırsıyla ,yaşadığımız dünyayı kaybetmeyi tercih ettiğimiz müddetçe hep mağlup olacağız. İslam toplumunun geri kalmışlığının sebeplerini doğru yerde aramak lazım. Çağa ayak uyduramayıp ,uyum sağlayamayan her toplum ezilmeye mahkumdur. Özgün düşünemeyen ve gelişime kapalı toplumlar her dönem yenilmişler hatta köle edilmişlerdir. Kazanımı, çağdaşlık ve ilericiliğin aksi yönünde arayan ideolojiler başarısız olmuş ve insanlığa bir değer katmamışlardır. Atatürk'ün getirdiği muasır medeniyetler seviyesini ülkü edinme anlayışının yaşadığımız dünyada ne derece geçerli olduğu da her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Cumhuriyetin getirdiği yenilikçi ve laik eğitimin uygar toplumlara adapte olmamız da ki önemi bu yönüyle daha iyi görülmeli. Milletçe varlığımızın ve bağımsızlığımızın temel dayanağı eğitim seviyemizin gelişmesiyle orantılı olarak teknoloji ve bilimi ön yargısız ve koşulsuz kabul etmemizden geçiyor. İçe kapalı ve dünyadan izole olmuş şekilde tek dayanağını dünya gerçeklerinden uzak fikirlerde ve düşüncelerde aramak ne yazık ki coğrafyamızın kaderini kısaca orta doğudaki durumla özetlemiş oluyor.

0 yorum

Mezhepçi Anlayış ve Ortadoğunun Kaderi



İslam Dünyası aynen Hristiyanlık ve Yahudlikte olduğu gibi tek bir ümmetten çok, bir çok parçaya bölünmüş mezhepçi bir yapıda bulunmakta.Tarihsel süreçle birlikte artan fikir ve görüş ayrılıklarına siyasi bir takım ayrışmalarda eklenince bölünme kaçınılmaz olmuş.Tek ümmet fikri toplumsal yapının dinamikliğinin bir neticesi olarak parçalanmış durumda.Geçmişten günümüze gelen akımlar savaşlar,çatışmalar bu ayrışmayı daha çok körüklemiş ve İslam dünyası diğer dinlerde olduğu gibi çok parçalı bir yapıya dönüşmüş.Her mezhep ve tarikat diyebileceğimiz oluşumlar kendini ana merkezden somutlamış ve farklı çizgilerde yabancılaşmış bir akımı ortaya koymuşlar.İnsanlar arasında baş gösteren bu fikir zıtlaşmaları da günümüzde ortadoğu meselesiyle karşımıza çıkıyor.Ortadoğu denilince sadece Filistin meselesi anlaşılmamalı. Suriye ve Irakın da bulunduğu geniş jeopolitik bölgelerde buna dahil edilmeli. Osmanlı eğemenliğinden bu yana gelişen milliyetçi akımların sonucu ortaya çıkan Arap milliyetçiliği bu parçalanmanın ana sebebidir.Daha sonra bu yapı mezhepçi ayrışmalara evrilmiş durumda.Suriye ve Irakta meydana gelen siyasi ve askeri sıkıntıları tamamen mezhep odaklı bir sorun olarak görebiliriz.Özellikle İşidin ortaya koyduğu ana hedefler Sünni Arap Devleti kurma idealleriyle karşımıza çıkıyor.Tabi bunda Suriyede bulunan yapıyada göz atmakta fayda var.Esasında bu örgütün Suriye sınırları dahilinde varlık kazanıp ciddi bir ilerlemeye meyilli olması hiç şaşılacak bir durum değil.Her daim kaos ve kargaşadan beslenen ayrışmalar Suriye de vücud bulmuş şekliyle İşid adını alarak bir virüs gibi yayılmaya başladı. Irak ve içerisinde yer alan toplumun Sünni yapısını bir avantaja çevirerek yayılmasını hızlıca sürdürerek Musulun da içinde bulunduğu(Sünni nüfus yoğunluğu olan yerler) bölgelerde kontrolü ele geçirdi.İslam dünyasında ki bu ciddi ayrışmalardan fayda uman ve bunu da kan ve gözyaşı şeklinde toplumlara ödeten bu yapı kısa sürede otoritesi sağlamlaştırıp Irak ve Suriyede önemli bir güç haline büründü.Aslında Filistin de ki meseleye de bu gözle bakılmalı. İsrail zulmünün her şekilde hissedildiği günümüzde de Filistin de ki halk direnişi buna örnek gösterilebilir. İkiye ayrık bir şekilde tamamen fikir ayrışmaları sonucu siyasi otoriteyi tam olarak sağlayamamış bir Filistin var karşımızda. El Fetih ve Hamas arasındaki siyasi çekişme kutsal dava dedikleri ideallerinin önünde duran en büyük engel. Ne yazik ki bu oluşumlar ortak iradeyle birlikte siyasi kararları uzlaşı içerisinde ele alamıyorlar. Her ne kadar şiddet eğilimleriyle toplum desteğini sağlamış görünen Hamas ta Filistinde ki şiddetten en az İsrail kadar sorumludur.El Fetihin ılımlı bir çizgide uzlaşıdan yana koyduğu tavırlar dikkate alınmıyor ve gerçek bir barış sağlanamıyor.Gerçi El Fetihin burada ki yaptırım gücü tartışılabilir fakat en azından barışın sağlanabilmesi için birilerinin zeytin dalı uzatmasıda şart.Yine Suriye ye gelecek olursak orada ki yönetime karşı duyulan bitmek bilmeyen nefrette İslam dini içinde ki ayrışmaları körüklüyor. Esad yönetiminin kapitalizm karşıtı tutumda bulunması Batı dünyasının nefretinin bu ülkeye çevrilmesini sağlamıştı. Kapitalist büyük güçlerin Büyük Ortadoğu Projesiyle atmak istedikleri adımların çoğu ,kendilerine karşıt tutum sergileyen yönetimlerin ortadan kaldırılmasıydı. Arap Baharı denen iç isyanlar bu amaçla çıkarıldı ve yaygınlaştırıldı.Önce batı karşıtı Kaddafinin ipi çekildi. Sonra sıra Tunus ve Mısıra geldi.En sonda devrilmesi gereken ana hedef Esaddı. Bunların hepsinin belirli bir stratejide hazırlanan batı planları olduğu çok açıktır.Yapılmak istenen kendilerine ve İsraile daha yakın politika izleyen hükümetlerin bulunduğu devletler kurmak istemeleridir. İç isyanlardan br netice alamamaları sonucu sözde cihat söylevleriyle dünyadan toplayıp getirdikleri sözde mücahitlerle paravan bir örgüt var ettiler. Amerikan hapishanelerinde 5 sene yatırıp çıkardıkları Ebu Bekir El Bagdadi adındaki bir kanun kaçağınıda örgütün başına getirdiler. Bunların asıl amacı batıya ve İsraile hizmet edecek bir yönetim şekliyle ortadoğuyu Büyük Ortadoğu Projesinde belirlenen kıstaslar altında yeniden dizayn etmektir. Bunun asıl gerçekleşmesi ise mezhepsel uçurumların dahada büyütülmesiyle mümkün olabiliyor. Şiaların her geçen gün Sünni nüfustan daha fazla ayrıştırılmaya çalışılması bu amaca yönük bir girişimdir. Şiaların kutsal sayılan mekan ve ibadethanelerine yapılan sabotelerde yine bu planın bir parçasıdır. İşidi ve onun uzantılarını desteklemek bu yönüyle İslama aykırıdır. Tek vücut olmuş bir ümmet anlayışına vurulan en büyük darbedir. İsrailin yapmış olduğu soykırım ve zorbalıkları protesto eden grupların bu yönüyle İşid ve benzeri faaliyetlerde bulunan Sünni terör örgütlerine de aynı tepkiyi vermesi gerekiyor. Sadece yapılan protestolar Esad ve Malikiyi kapsayacak şekilde olmamalı çünkü bu protesto anlayışı tepki gösterdikleri batı ve İsrail dünyasının eline koz veren durumlara yol açıyor. Sadece mezhepçi bir düşünce yapısıyla ortaya konulan tepkiler artı değil aksine negatif yönde bir sonuç doğurmakta .Düşman diye atfettikleri İsrailin elini güçlendiren bir nitelik taşıyor. Özellikle Özgür-Der ve İHH gibi derneklerin düzenledikleri ve içerisinde siyasi İslam argümanı olan ifadeler Filistinin masumluğunu gölgeliyor. Bu  nedir tam manasıyla biliyormusunuz mezhepçi faşizmin (kafatasçılığının) İsrail zulmünün arkasına saklanma şeklidir. Bu tip siyasi mezhepçi ayrımcılıklar kimi kesimlerce körüklenmeye devam edildikçe hiç bir yerde kişisel kanaatime göre barış olmayacaktır. Zaten bu kesim aslında barıştan yana değil her akan kandan masumane,altta kalmış,mağdur edebiyatıyla siyasi rant elde etme çabalarının bir neticesidir. Bunlar yapılan zulüme karşı samimi bir tepkiden ziyade sadece içerilerinde bulunan taraf olma dürtülerini giderme meraklılarıdır. Bu tepkilerin samimi müslümanlarca İşidede kaymasını arzu ediyorum. Bu arada İşidide maalesefki yaptığı tüm zulüm ve zorbalıklara karşın mezhepçi damarları kabaranlar kolluyor. İş yine dediğim gibi İsrail meselesinde olduğu gibi mezhep odaklı bir algıyla yönlendiriliyor. İsraile tepki vermekle İşide tepkisiz kalmak mezhepçi dürtülerin bir sonucu olarak esasında aynı şeyler. Doğruluktan yana olmak ve hakkaniyet İsraile olduğu kadar İşid denen ve müslümanı müslümana kırdıran taşeron örgüte de tepki göstermeyi gerektiriyor.

0 yorum

Bunlar da mı İnsan



İkinci Dünya Savaşının getirdiği yıkımdan en çok Yahudiler etkilenmiştir.Savaşla birlikte hortlayan faşizm ve ırkçılık Avrupa halklarını vahşi bir soykırımdan geçirmişti. Hitlerin içinde beslediği Yahudi düşmanlığı ayrıca antisemitizmi de Avrupa'ya hakim kılmıştı. Naziler sorgusuz sualsiz işgal ettikleri bölgelerde yaşayan Yahudi,çingene,bedensel engelli ve eşcinselleri toplayarak toplama kamplarına sevk ediyorlardı. Kitlesel bir yok etme düsturuyla hareket eden Naziler halkları faşistçe bir kırımdan geçirdi. Yazarın ''Bunlarda mı insan'' isimli kitabı bir biyografi eseridir. Primo Levi savaş sırasında İtalya da yaşayan bir Yahudidir.Nazi birliklerinin İtalya ya girmesiyle birlikte sırf Yahudi olduğu için tutuklanarak Almanya da ki Auschwitz toplama kampına götürülür.Bu kamplarda geçirdiği zorlu ve bir o kadar acımasız günleri anlattığı eseri gerçek bir hayat hikayesidir.Kitap özetine geçecek olursak;


Nazi birlikleri tüm şiddeti ve gaddarlığı ile Avrupa'nın altına üstüne getirirken başta Yahudiler olmak üzere bir çok millet kendini savunma pozisyonuna geçirmişti.İşgal son sürat devam ediyor ve taş üstünde taş bırakmıyordu.Faşist ordular kimsenin gözünün yaşına bakmadan büyükten küçüğe herkesi katlederek yoluna devam ediyordu.Savaş acımasızlığını her haliyle Avrupa da hissettiriyordu.Haliyle de Yahudiler diken üzerinde yaşamlarını sürdürme gayretindeydiler.Bunlardan biriside yazarımız olan Primo Levidir.Kendisi İtalya da yaşayan İtalyan asıllı bir Yahudidir. Nazi yayılması başladığında Yahudi gruplarla küçük çaplı bir milis hareketine girişirler.Hem yaşam alanları hemde öz benliklerini korumak için nefsi müdafaa durumu da diyebiliriz bu milis harekatına.Fakat İtalya da ki gelişmeler istedikleri gibi olmamaktadır.Naziler  tarafından kısa sürede yakalanırlar ve İtalyanın diğer bölgelerinde bulunan diğer Yahudi nüfus ile birlikte zorlu bir trenle yolculuğuyla Almanya ya doğru yola çıkarılırlar.İşte hikaye bundan sonra başlıyor. Auschwitz toplama kamplarına topluca alınırlar kadın,çocuk yaşlı demeden.Önce her bireyin saçları usturalanır.Sonra topluca bir odaya tıkılırlar.Güçsüz ve yaşlılar gaz odalarında vahşice katledilir.Gençler ile birlikte eli kürek tutanlar çalışmaya gönderilir.Çalışma esnasında yaralanıp kuvvetsiz kalanlarda gaz odaları listelerine dahil edilirler.Nazi SS subaylarının bin bir türlü kötü muamelelerinden geçirilirler.Kimisi bulaşıcı hastalıktan kimisi kötü hava şartlarının getirdiği koşullardan telef olur.Kimide kaçma girişimi sonucu yakalanıp kurşuna dizilir.Açlığın çok sıradan bir şey olduğu bu kamplarda kimsenin en küçük göz yaşına bakılmaz.Toplu bir ıslah etme politikası güden faşist ordu burada Yahudilerle birlikte, Nazi yönetimine muhalif olan Almanları da bulundurur. Ayrıca politikacılar,orduya ihanet eden subaylar vs.. gibi diğer gruplardan insanlarda yer alır.Fakat bunların içinde en kötü durumda olanlar Yahudilerdir. Antisemitizmin getirdiği kin,öfke ve nefret burada tavan yaparak hiç kimseye tolerans tanımadan zalimliğini bütün Yahudiler üzerinde hissettirmiştir.1945 yıllarının sonlarına doğru Nazi geri çekilmesi başladığında Almanlarda bu kamplardan çekilmeye başlamışlar fakat arkalarında on binlerce ölü bırakmışlardır.Şans eseri yazarımız bu vahşetten sağ kurtulmayı başaran bir kaç yüz kişiden biridir.Daha sonra hikayesini kitaplaştırmaya karar vererek bu eseri kaleme almış.Sebep olarak ta savaş esnasında bu kampların Alman halkı da dahil olmak üzere kimse tarafından bilinmiyor olmasını göstermiştir.Kitabın kısa özeti insanlığın kurtuluşunun ve barışın anahtarının yine insanların zihinleri,bedenleri ve ideallerinde olduğunun altını kuvvetle çizmesi olmuştur.

Yazar Hakkında;
Primo Levi, Yahudi asıllı İtalyan kimyager ve yazar.
Primo Levi, 31 Temmuz 1919 yılında laik ve liberal bir ailenin çocuğu olarak Torino'da dünyaya geldi. Torino Üniversitesi'nde kimya eğitimi gördü. 1943'te anti-faşist bir partizan gruba katıldı. Henüz 24 yaşındayken (1944) Kuzey İtalya'da faşist rejime karşı direnişe geçmesi yüzünden arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı ve bir milyondan fazla insanın katledildiği, Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük zorunlu çalışma ve imha kampı olarak bilinen Auschwitz toplama kampı'na gönderildi.Savaş sonrası eve geri döndü.1947 yılında ilk kitabı olan Bunlar Da Mı İnsan'ı yazmaya başladı.11 Nisan 1987'de altmış sekiz yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar etti.
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Suriyelilerin İnsanlık Dramı



Bir insanlık dramı olarak bir çok kentte başı boş bir başına dolaşan Suriyeli mültecilere rastlamak mümkün. Maalesef devlet bu Suriyeliler icin gerekli önlemleri almıyor. Gerek suçu önleyici gerekse koruyucu tedbirler alınmıyor. Birçok yerde mantar gibi çoğalan bu çaresiz insanlar toplum huzuru içinde ayrı bir tehlike oluşturuyor. Çoğu meydanlarda caddelerde çoluk çocuk demeden yağmur da kışta hezeyan bir şekilde dileniyor, kimisi ise yiyecek bir şeyler bulabilmek için çaresizce ve istemsizcede olsa suça yöneliyor. Bu insanların büyük bir bölümü ülkemizde Suriyede ki insanlardan daha kötü yaşam standartlarına sahip. Bu insanları sadece savaştan kaçırmak,ölüm korkularını örselemek sıkıntıları çözmüyor. Bir defa ölmek yerine ,bu insanları tabiri caizse sokaklarda bin defa ölüme mahkum edip her gün açlık ve sefalete mahkum etmekte ayrı bir insanlık suçudur. Toplum huzuru içinde devletin kendi eliyle oluşturduğu ve önümüze koyduğu bu meseleyi bir an evvel çözmesi gerekmektedir.