islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0 yorum

Ayasofya Gezisi ve Gizemli Tarih


İstanbul baştanbaşa tarih kokan bir şehir.Özellikle altınboynuz dediğimiz eski İstanbul bu konuda eşsiz bir öneme sahip.Geçenlerde bu bölgeye yaptığım gezi notlarımı paylaşmak istedim.Ayasofya ve çevresini oluşturan tarihi doku günümüzde restore çalışmalarıyla varlığını sürdürüyor.Öncelikle izlenimlerime göre oldukça titizli ve gayretli bir çalışma yapılıyor.Günümüz teknolojilerinin elverdiği ölçüde başarılı sonuçlar elde edilmekte.Bizans döneminden kalan mozaiksel bazı resimler zamana birazda olsa yenik düşsede mükemmel kalmış.Özellikle Osmanlının cami olarak kullandığı dönemde bu gravür ve tasvirlere dokunmamış olmasınıda etkileyici buldum.Eserlerden çok bu davranış bile tarihi kültüre duyulan saygının bir ifadesi olarak bende şaşkınlık yarattı.Günümüzde bile özellikle katı İslami değerler üzerine kurulduğu iddia edilen bazı yönetimler bile binlerce yıllık kültür mirası eserleri put vs.. gerekçelerle yok ettikleri bir dönemde,beşyüz sene önce ki anlayış gerçekten takdire şayan bana kalırsa.Resimlerin görsel olarak görünümünü değiştirmek amacıyla dini literatür gereği üzerleri alçıyla kapatılmış.Cami olarak vasfını uzunca bir süre sürdürmüş.Özellikle Fatih döneminde katedralin camiye dönüştürülme işlemi minarelerinde dikilmesiyle bitirilmiş.Bir çok menkıbe anlatılırki sonra onlara değineceğiz.Öncelikle daha eskiye gidecek olursak yapının adı kutsal bilgelik manasına geliyor.M.S. 300 yıllarını kapsayan konstatin döneminde inşaa ediliyor.Bir çok sefer deprem,yangın,tabi afet vs.. gibi sebeplerle bir çok kere yıkılıp tekrar yapılıyor veya onarılıyor.Doğu Romanın en kutsal yeri kabul edilmekle kalmayıp imparatorların taç giyme merasimleride burada yerine getiriliyormuş.Ayrıca Hristiyanlık gibi bir dinin ilk kurumsallaşmış-sembolleşmiş yapıtıdır.Ayrıca şu an Türkiyenin dört bir tarafına dağılmış aynı isimli bir çok ibadethanede mevcut.Bunlardan birisi 1200 yılındaki latin işgali sırasında İstanbuldan kaçıp Trabzona yerleşen(Pontusun temellerini atan) bir Rum ailesinin yaptırdığı Ayasofya Kilisesidir.Neyse konuyu çok fazla dağıtmamak gerekirse latin işgali konumuza vakıf olan Ayasofya Kilisesine çok zarar veriyor.İsa döneminden kalan kutsal kasesininde latin işgali sırasında kaybolduğu rivayet edilir.Ayrıca dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Zeus heykelininde yine Ayasofyada çıkan bir yangınla binayla birlikte yok olduğu kabul edilir.Şunuda söylemek gerekirki bir çok kutsal kabul edilen objenin-özellikle ahit sandığı-Ayasofyanın altından geçen tünellerdebulunduğu rivayet edilir ki keza zate bazı bölümlerinde kilitli olduğunu-ziyarete kapalı-görebilirsiniz.Tabi bunlar rivayetten öteye geçmeyen iddialar.Ne derece doğru olduğunu bilmiyoruz.Fakat Haliçe kadar giden bir tünelin varlığında söz edilirki yerebatan sarnıçını gördükten sonra bu olasılık hiçte düşük değil bana kalırsa.


Osmanlı dönemi menkıbelerine gelecek olursak Hızır peygamberin Ayasofyanın yönünü kıbleye doğru döndürdüğüne inanılan terleme sütununu görmüş olmalısınız.Oldukça ziyaretçi çeken ve içeride fotoğraf çektirmek için bile sıra oluşturan bir obje konumunda.İşyerimde Hamit arkadaşımla gittiğimde içeride iskeleler kurulmuş ve kubbe kısmında resterasyon çalışmaları tüm hızıyla devam ediyordu.Ayrıca Mimar Sinanında kendi döneminde burayı tamir ettiğini belirtmemizde fayda var.Konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan yapının mimarisinede biraz değinmek istiyorum.Kubbe içeren bir ibadethane olması bakımından camilerede rol model olmuş bir yapıdır.Camilerin kubbeli tarzda yapılması Ayasofyadan örnek alınmıştır.Zaten eski Bizans mimarisiyle inşaa edilen kiliselerde kubbelidir.Tekrar gezimize dönecek olursak ilk girişte 30 tl gibi bir ücret ödemeniz gerekecek.Daha cazip olması-bir senelik- bakımından 40 tl ye müze kart almanızı öneririm.Bana kalırsa bilet fiyatı oldukça yüksek zira içerideki çay bahçeleride bir o kadar astronomik düzeyde.Müzenin girişinde uzun kuyruklar oluşuyor ve ziyaretçilerin neredeyse yüzde doksana yakınıda yabanı turistlerden oluşuyor.Müze oldukça geniş bir alana kurulmuş.Ön girişte 1935 te-keza müzeye dönüştürüldüğü tarih- ortaya çıkarılan oniki havariyi simgeleyen kuzu şekilli heykelleri görmek mevcut.İmparator kapısından içeri girdiğinizde karşınıza geniş avlu çıkıyor.Bu avluya çıkmadan önce eski dönemlerde yaşamış bir Bizans kraliçesinin lahit şeklinde yapılmış mezar taşını görebilirsiniz.Kapılarda haç motifleri halen duruyor.Avlu tek parça beyaz mermerlerle kaplı ve zemin çok düzgün değil.Avluda İmparatorların taç giyme yeri ve yine Osmanlı döneminde kütüphaneye dönüştürülmüş bir alan var.Terleme sütunuda bu bölümde yerini almakla birlikte ayrıca hat sanatları sergileniyor.Hamit arkadaşımla burada bir çok fotograf çektirdikten sonra ikinci kata uzunca bir yoldan çıkılarak ulaşılabiliyor.Bu yolun bazı kısımlarında dini açıdan önem taşıdığına inandıkları kişilerin mezarları yer alıyor.İkinci katın duvarlarında İsa,Yahya ve Meryem motifleriyle süslenmiş eşsiz mozaikler mevcut.Ayrıca kubbeye kanatlı melek resimleri işlenmiş.Hepsi resterasyonla kazandırılmış eşsiz dünya kültür mirası kabul ediliyor.Bunların dışında dışarıdan giriş yapabildiğimiz vaftiz havuzuda görülmesi gereken bir eser.
Padişah türbelerde yine bu yerleşke içerisinde bulunuyor.Türbeyi arkadaşım Hamitle yaptığım gibi sizde ziyaret edebilirsiniz.Bunun için ayrıca bir ücret ödemenizde gerekmeyecek :) .Şu an ki görünümü ve içerisinde bulunan kültürel değerleriyle yapı tam olarak bir müzedir.Sadece müze olmaktan ziyade dışarıdan girilebilen ve yerleşke sınırlarına dahil küçük bir bölüm 1991 yılından beri cami olarak hizmet vermekte.Ayasofya Cami olarak isimlendirilmiş bu ibadethane küçük çaplı.Biraz belki konumuzun dışında olacak ama önemli bir mesele olduğu için değinme gereği duyacağım bir konu var.Malum ki uzun bir dönemdir zaman zaman bu yapının camiye dönüştürülmesi gerektiğine inanan bir kısım insanın seslerini yükseltme girişimleri oluyor.Ayasofyayı camiye çevirmek isteyen kesimin Ayasofya Cami diye bahsettiğim bu ufak çaplı yapıya gelip ibadet yapmamasını anlamak zor keza bizim gittiğimizde topu topu sadece 30 kişi ibadet ediyordu :).Doğru dürüst cemaatin bile olmadığı bir yerde böylesi önemli Dünya kültür mirası kabul edilmiş tarihi bir şaheseri kişisel kompleksler uğruna camiye çevirmek istemek ne derece mantıklı anlayabilmiş değilim.Bunu sorgulamak gerekiyor.Birde olayın sosyo ekonomik boyutunu hesaba katarsak o çevrede yaşayan insanların ve özellikle esnafın gelir kaynağının ne boyutta olduğunu görebiliriz.Dünyanın dört bir tarafından gelen turistlerin ekonomiye kattığı değeri saymıyorum bile çünkü gördüğüm kadarıyla boğaz köprüleri bile bu kadar hasılat elde etmiyordur.Açıkcası müze olarak kalması taraftarıyım.Zaten İslam dini açısındanda bakıldığında içeride ki objelerin ibadete uygunluk sağlamadığı görüşündeyim.Dışarıdan bir bakış açısıyla ön yargılı yorum yapanları anlamıyorum.Onlara tek tavsiyem bir kerede olsa böyle önemli bir şaheseri kulaktan dolma önyargısal tutumlarla değilde gidip birebir kendi gözleriyle görüp ziyaret ettikten sonra olumsuz algılarını tekrar gözden geçirme yoluyla gerçekleri kavrayacakları inancını taşıyorum.Hamit arkadaşımla yaptığımız maneviyata yolculuk turumuz çektiğimiz güzel fotoğraflar ve tarih kokan atmosferin üzerimizde bıraktığı etkilerle son buldu.  

0 yorum

İslam Coğrafyasının Makus Talihi


Ne yazık ki İsrail gibi ufak bir ülkeyle neden bunca müslüman baş edemiyor diye hiç kimse kendine sormayıp öz eleştiri yapmıyor. Meseleye sadece dini bir yaklaşımda bulunmak sorunu çözmeyip derinleştirir. Cihat edelim asalım keselim sözleri havada kalan boş laflar. Sadece tepki gösterip boykot ederek meselenin özüne inilemiyor. Bilime ve yeniliklere açık olan bir toplum olamamamız ,gelişen teknolojiyi geriden takip etmemiz ve pozitif bilimlere mesafeli oluşumuz uçurumu daha da derinleştiriyor. Medeniyetin,akıl ve bilimin önüne başka şeyler koyduğumuz müddetçe bu tablo değişmeyecek. Her dönemde olduğu gibi inançsal bir olgu olan ahireti kazanma hırsıyla ,yaşadığımız dünyayı kaybetmeyi tercih ettiğimiz müddetçe hep mağlup olacağız. İslam toplumunun geri kalmışlığının sebeplerini doğru yerde aramak lazım. Çağa ayak uyduramayıp ,uyum sağlayamayan her toplum ezilmeye mahkumdur. Özgün düşünemeyen ve gelişime kapalı toplumlar her dönem yenilmişler hatta köle edilmişlerdir. Kazanımı, çağdaşlık ve ilericiliğin aksi yönünde arayan ideolojiler başarısız olmuş ve insanlığa bir değer katmamışlardır. Atatürk'ün getirdiği muasır medeniyetler seviyesini ülkü edinme anlayışının yaşadığımız dünyada ne derece geçerli olduğu da her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Cumhuriyetin getirdiği yenilikçi ve laik eğitimin uygar toplumlara adapte olmamız da ki önemi bu yönüyle daha iyi görülmeli. Milletçe varlığımızın ve bağımsızlığımızın temel dayanağı eğitim seviyemizin gelişmesiyle orantılı olarak teknoloji ve bilimi ön yargısız ve koşulsuz kabul etmemizden geçiyor. İçe kapalı ve dünyadan izole olmuş şekilde tek dayanağını dünya gerçeklerinden uzak fikirlerde ve düşüncelerde aramak ne yazık ki coğrafyamızın kaderini kısaca orta doğudaki durumla özetlemiş oluyor.

0 yorum

Mezhepçi Anlayış ve Ortadoğunun Kaderi



İslam Dünyası aynen Hristiyanlık ve Yahudlikte olduğu gibi tek bir ümmetten çok, bir çok parçaya bölünmüş mezhepçi bir yapıda bulunmakta.Tarihsel süreçle birlikte artan fikir ve görüş ayrılıklarına siyasi bir takım ayrışmalarda eklenince bölünme kaçınılmaz olmuş.Tek ümmet fikri toplumsal yapının dinamikliğinin bir neticesi olarak parçalanmış durumda.Geçmişten günümüze gelen akımlar savaşlar,çatışmalar bu ayrışmayı daha çok körüklemiş ve İslam dünyası diğer dinlerde olduğu gibi çok parçalı bir yapıya dönüşmüş.Her mezhep ve tarikat diyebileceğimiz oluşumlar kendini ana merkezden somutlamış ve farklı çizgilerde yabancılaşmış bir akımı ortaya koymuşlar.İnsanlar arasında baş gösteren bu fikir zıtlaşmaları da günümüzde ortadoğu meselesiyle karşımıza çıkıyor.Ortadoğu denilince sadece Filistin meselesi anlaşılmamalı. Suriye ve Irakın da bulunduğu geniş jeopolitik bölgelerde buna dahil edilmeli. Osmanlı eğemenliğinden bu yana gelişen milliyetçi akımların sonucu ortaya çıkan Arap milliyetçiliği bu parçalanmanın ana sebebidir.Daha sonra bu yapı mezhepçi ayrışmalara evrilmiş durumda.Suriye ve Irakta meydana gelen siyasi ve askeri sıkıntıları tamamen mezhep odaklı bir sorun olarak görebiliriz.Özellikle İşidin ortaya koyduğu ana hedefler Sünni Arap Devleti kurma idealleriyle karşımıza çıkıyor.Tabi bunda Suriyede bulunan yapıyada göz atmakta fayda var.Esasında bu örgütün Suriye sınırları dahilinde varlık kazanıp ciddi bir ilerlemeye meyilli olması hiç şaşılacak bir durum değil.Her daim kaos ve kargaşadan beslenen ayrışmalar Suriye de vücud bulmuş şekliyle İşid adını alarak bir virüs gibi yayılmaya başladı. Irak ve içerisinde yer alan toplumun Sünni yapısını bir avantaja çevirerek yayılmasını hızlıca sürdürerek Musulun da içinde bulunduğu(Sünni nüfus yoğunluğu olan yerler) bölgelerde kontrolü ele geçirdi.İslam dünyasında ki bu ciddi ayrışmalardan fayda uman ve bunu da kan ve gözyaşı şeklinde toplumlara ödeten bu yapı kısa sürede otoritesi sağlamlaştırıp Irak ve Suriyede önemli bir güç haline büründü.Aslında Filistin de ki meseleye de bu gözle bakılmalı. İsrail zulmünün her şekilde hissedildiği günümüzde de Filistin de ki halk direnişi buna örnek gösterilebilir. İkiye ayrık bir şekilde tamamen fikir ayrışmaları sonucu siyasi otoriteyi tam olarak sağlayamamış bir Filistin var karşımızda. El Fetih ve Hamas arasındaki siyasi çekişme kutsal dava dedikleri ideallerinin önünde duran en büyük engel. Ne yazik ki bu oluşumlar ortak iradeyle birlikte siyasi kararları uzlaşı içerisinde ele alamıyorlar. Her ne kadar şiddet eğilimleriyle toplum desteğini sağlamış görünen Hamas ta Filistinde ki şiddetten en az İsrail kadar sorumludur.El Fetihin ılımlı bir çizgide uzlaşıdan yana koyduğu tavırlar dikkate alınmıyor ve gerçek bir barış sağlanamıyor.Gerçi El Fetihin burada ki yaptırım gücü tartışılabilir fakat en azından barışın sağlanabilmesi için birilerinin zeytin dalı uzatmasıda şart.Yine Suriye ye gelecek olursak orada ki yönetime karşı duyulan bitmek bilmeyen nefrette İslam dini içinde ki ayrışmaları körüklüyor. Esad yönetiminin kapitalizm karşıtı tutumda bulunması Batı dünyasının nefretinin bu ülkeye çevrilmesini sağlamıştı. Kapitalist büyük güçlerin Büyük Ortadoğu Projesiyle atmak istedikleri adımların çoğu ,kendilerine karşıt tutum sergileyen yönetimlerin ortadan kaldırılmasıydı. Arap Baharı denen iç isyanlar bu amaçla çıkarıldı ve yaygınlaştırıldı.Önce batı karşıtı Kaddafinin ipi çekildi. Sonra sıra Tunus ve Mısıra geldi.En sonda devrilmesi gereken ana hedef Esaddı. Bunların hepsinin belirli bir stratejide hazırlanan batı planları olduğu çok açıktır.Yapılmak istenen kendilerine ve İsraile daha yakın politika izleyen hükümetlerin bulunduğu devletler kurmak istemeleridir. İç isyanlardan br netice alamamaları sonucu sözde cihat söylevleriyle dünyadan toplayıp getirdikleri sözde mücahitlerle paravan bir örgüt var ettiler. Amerikan hapishanelerinde 5 sene yatırıp çıkardıkları Ebu Bekir El Bagdadi adındaki bir kanun kaçağınıda örgütün başına getirdiler. Bunların asıl amacı batıya ve İsraile hizmet edecek bir yönetim şekliyle ortadoğuyu Büyük Ortadoğu Projesinde belirlenen kıstaslar altında yeniden dizayn etmektir. Bunun asıl gerçekleşmesi ise mezhepsel uçurumların dahada büyütülmesiyle mümkün olabiliyor. Şiaların her geçen gün Sünni nüfustan daha fazla ayrıştırılmaya çalışılması bu amaca yönük bir girişimdir. Şiaların kutsal sayılan mekan ve ibadethanelerine yapılan sabotelerde yine bu planın bir parçasıdır. İşidi ve onun uzantılarını desteklemek bu yönüyle İslama aykırıdır. Tek vücut olmuş bir ümmet anlayışına vurulan en büyük darbedir. İsrailin yapmış olduğu soykırım ve zorbalıkları protesto eden grupların bu yönüyle İşid ve benzeri faaliyetlerde bulunan Sünni terör örgütlerine de aynı tepkiyi vermesi gerekiyor. Sadece yapılan protestolar Esad ve Malikiyi kapsayacak şekilde olmamalı çünkü bu protesto anlayışı tepki gösterdikleri batı ve İsrail dünyasının eline koz veren durumlara yol açıyor. Sadece mezhepçi bir düşünce yapısıyla ortaya konulan tepkiler artı değil aksine negatif yönde bir sonuç doğurmakta .Düşman diye atfettikleri İsrailin elini güçlendiren bir nitelik taşıyor. Özellikle Özgür-Der ve İHH gibi derneklerin düzenledikleri ve içerisinde siyasi İslam argümanı olan ifadeler Filistinin masumluğunu gölgeliyor. Bu  nedir tam manasıyla biliyormusunuz mezhepçi faşizmin (kafatasçılığının) İsrail zulmünün arkasına saklanma şeklidir. Bu tip siyasi mezhepçi ayrımcılıklar kimi kesimlerce körüklenmeye devam edildikçe hiç bir yerde kişisel kanaatime göre barış olmayacaktır. Zaten bu kesim aslında barıştan yana değil her akan kandan masumane,altta kalmış,mağdur edebiyatıyla siyasi rant elde etme çabalarının bir neticesidir. Bunlar yapılan zulüme karşı samimi bir tepkiden ziyade sadece içerilerinde bulunan taraf olma dürtülerini giderme meraklılarıdır. Bu tepkilerin samimi müslümanlarca İşidede kaymasını arzu ediyorum. Bu arada İşidide maalesefki yaptığı tüm zulüm ve zorbalıklara karşın mezhepçi damarları kabaranlar kolluyor. İş yine dediğim gibi İsrail meselesinde olduğu gibi mezhep odaklı bir algıyla yönlendiriliyor. İsraile tepki vermekle İşide tepkisiz kalmak mezhepçi dürtülerin bir sonucu olarak esasında aynı şeyler. Doğruluktan yana olmak ve hakkaniyet İsraile olduğu kadar İşid denen ve müslümanı müslümana kırdıran taşeron örgüte de tepki göstermeyi gerektiriyor.

0 yorum

The Islam miniatures (topkapı palace-istanbul)


İslam minyatürlerini incelemek isteyenler ,topkapı sarayındaki eserleri bu linkten indirerek inceleyebilir...
download link:
an useful site: