0 yorum

Akıl Çağı


Aydınlanma Çağının önemli yazarlarından olmakla birlikte aynı zamanda Amerikan Bağımsızlık Bildirgesine imza atan Thomas Paine tarafından yazılan bu kitap döneminin en önemli eserlerinden kabul edilmektedir.Dinsel doğmalar üzerine genel eleştiriler sunan yazar dini inançların sorgulanabilir somut çıkarımlar olduğunu savunur.Kendi düşüncelerinin çizdiği yolda döneminin kabul görmüş inanç ekollerini acımasızca eleştiren Paine ayrıca inanan insanların psikolojik durumları üzerine de düşünür.Paine ayrıca bu özelliğiyle de önemli düşünürlerden kabul edilmektedir. Yahudi ve Hristiyan gelenek ve dini meseleleri üzerine ağır eleştiriler getirerek bu doğmaları çürütme yoluna gider.Kutsal kitapların bazı bölüm ve ayetlerinden çelişkili gördüklerini çekinmeden açıklar.Tarihin her aşamasında bu yazıtların sürekli insanlar eliyle sistematik olarak değiştirilip eklemelere maruz kalarak günümüze kadar ulaştığını belirtir.Dinlerin ve buna bağlı mitlerin aslında tamamen insan ürünü inanç sistemleri olduğunun altını çizer.Kitap özetine geçecek olursak;

Kısaca Aydınlanma Çağına değinecek olursak dini otoritelerin zayıfladığı,kiliselerin güç kaybettiği,inançsal bazı menfaatlerin son bulduğu bir çağ olmakla birlikte ayrıca akıl ve bilimin topluma hakim kılındığı bir dönemdir. Thomas Paine hem aydın kişiliğiyle hemde entelektüel meziyetleriyle yaşadığı çağa damga vurmuş bir şahsiyettir. Yazar kimliğiyle birlikte ayrıca Amerikan siyasi tarihininde önemli aktörlerinden birisidir.Kitabın en önemli özelliği Aydınlanma Çağının başlangıç eserlerinden biri olmasıdır. Yaşadığı dönemin dinamikleri göz önünde bulundurulduğunda kitabında herkes tarafından tepkiyle karşılanacak bir konuya değinmesi ifade özgürlüğü yönüyle önemlidir.Yazar önce Hristiyanlık eleştirisiyle başlar. İncilden bazı bölüm ve ayetler ışığında sert eleştiriler yapar.İlk kitabı olumlu tepkiler alınca ikinci bölüme eklediği kitabında bu sefer Yahudilik üzerine eleştiriler geliştiriyor. Tevrat üzerine söylediği şu sözler önemlidir; ''Eski Ahit'in müstehcen hikayelerle,şeheveliklerle,gaddarlıklarla,intikamcılıklarla dolu sayfaları okuduğumuzda,bu kitabın Tanrı sözleri olmaktan çok,şeytan sözleri olduğunu söylemenin daha uygun olduğunu anlarız.''demiştir.Thomas Paine kendi tabiriyle eli baltalı bir ormancının ormana dalması gibi Tevrata dalıyor ve biçilmedik, çürütülmedik hiç bir ayet bırakmıyor.Dini, eleştirel bir bakış açısıyla ele alan ilk kitap olması ifade özgürlüğününde gelişimine katkı sağlamıştır.Dini tabuların yıkılması her konuda düşüncenin önünde ki sınırları kaldırmış ve toplumların özgür bireyler yetiştirmesini kolaylaştırmıştır.Bu yönüyle okunması gereken önemli bir eserdir.

Yazar Hakkında;
Thomas Paine (d. 1737 - ö. 1809), ABD'li siyasi aktivist, yazar, siyaset kuramcısı ve devrimci. Düşünceleriyle Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı ve Fransız Devrimi'ni etkilemiştir.1794 de "Akıl Çağı"nı yazar.Bu kitapta Tanrı'ya inandığını, ama yürürlükteki dinsel uygulamalara karşı olduğunu belirttiği için dinsizlikle suçlanır.Kutsal diye biline gelen kitapların Tanrı yapısı değil, insan yapısı şeyler olduğunu söylemiştir.Ayrıca ''Bu kitapları Tanrı kitapları olarak benimsemeyi Yaradan’a karşı saygısızlık sayarım.”demiştir.
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Tamirci



1910'lu yılların Çarlık Rusyasın da geçen bu roman Avrupa da baş gösteren antisemitizmin etkilerinin ne denli korkunç olduğunun bir ispatı niteliğinde. Yahudi yazar Bernard Malamud'a Pulitzer ödülü kazandıran bu romanın ana konusu ırkçılığın masum insanlar üzerindeki yıkıcı etkilerini iyi kurgulamasıdır. 19 yy. başlarında dünyanın her yerinde olduğu gibi Rusya'dada Yahudilerin baskı ve ön yargılı bakış açılarıyla yadırganıp ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğünü, ayrıca bununla da kalmayıp her türlü zulmü ve aşağılanmaya da maruz kaldığı anlatılıyor. Ön yargılı bir bakışla insanları yargılamanın büyük bir insanlık suçu olduğu vurgusu yapılıyor.Rusya da ki Yahudi nefreti üzerine yoğunlaşan kitap sadece inanç ve milliyet üzerinden kin ve hoşgörüsüzlüğün olağan şekilde devam ettiğinin altını çiziyor.Yazarın Yahudi olması belki size biraz duygusal davrandığı yönünde şüpheler uyandırabilir fakat kitap ana hatlarıyla bilinen genel bir problemi ele aldığından bu görüşte bir nevi çürümüş oluyor.Konuların anlatımının oldukça akıcı olduğu bu kitap okuyucuyu kesinlikle gereksiz ayrıntılarla uğraştırmayıp sıkmıyor.Kitap incelemesine gelecek olursak;



Roman Rusya kırsalında işsizlik sebebiyle sefalet çeken bir Yahudi'nin iş arama sebebiyle yollara düşmesiyle başlıyor.Açlık ve fakirlikten kırılan insanlar Batı Rusya ya iş bulma ümidiyle uzun yolculuklar yaparlar.Bu yolculuklar o senelerde sadece at sırtında geçirilen uzun ve meşakkatli bir uğraştır.Kahramanımızda haliyle atını alıp yollara düşer.Fakat hiç ummadığı bir şekilde yolda karşılaştığı her bireyden Yahudi karşıtı çok kötü ifadeler işitir.Çoğunun tefecilik yapıp halkı soyduğunu geri kalanında sadece kendini düşünüp hayatlarını düzenbazlık yaparak kazandığı gibi anlatımlara maruz kalır.Kimliği saklar bir vaziyette ve anlatılanlara kulak kapayarak St.Petersburg'a ulaşır.Romanda antisemitik unsurlar en üst düzeyde okuyucuya hissettiriliyor.Hakaretten aşağılamaya kadar her türlü ifadeyi ağzına alan karakterleri sıkça görmek mümkün bu kitapta.Dini ve kültürel açıdan küçümsenen Yahudiler; katil (İsanın katilleri) ve büyücü gibi ifadelerle hafife alınıyor.O dönem Rusyası Yahudilerinin, ikinci dünya savaşı Almanyasın da ki Yahudilerden zulüm görme yönünden çok da bir farkı olmadığı anlaşılıyor.Demek ki tarihin her döneminde bu alaycı ve kindar bakış açısı hiç değişmemiş.Kahramanımız St.Petersburg'da kimliğini saklayarak bir fabrikada iş başı yapar.Fakat işler umduğu gibi gitmez.Çok geçmeden fabrika yakınlarında bir çocuk katledilir.Hemen çevrede katledenlerin kan içme ayini yapan Yahudiler olduğu söylentisi yayılmaya başlamıştır bile.Yapılan soruşturmada Yahudi kimliği açığa çıkan kahramanımıza hemen suç yükleniverilir. Artık işlemediği bir suçtan sanık sandalyesinde oturacak ve suçlamaların muhatabı haline gelecektir.Yargısız infaza tabi tutulur ve çok geçmeden de hapishanenin yolunu tutar.Orada soğuk duvarlar arasında seneler geçirir, fakat bir türlü mahkemeye çıkarılmaz.Sanki birileri sırf Yahudi olduğu için onu cezalandırma yarışına girmiştir.Savcılar haksızlığı ortaya çıkaracak delilleri görmezden gelip çifte standardın en katısını uygularlar.Sanki toplum vicdanın rahatlatmak için bir Yahudinin ceza çekip her türlü eziyete maruz bırakılması gerekiyormuş gibi bir tutum takınırlar.Kitap finaline gelecek olursak kahramanımız en sonunda o kadar olup biten şeyden sonra neyse ki mahkemeye çıkarılır.Mahkemenin ne şekilde karar verdiği yazar tarafından belirtilmeden kitap bitirilmiş.Kitap finalini kanımca yazar saklı tutarak okuyucuların bütün hikayeyi okuduktan sonra kendi vicdanlarının sesini dinleyip uygun bir karar vermelerini istemiş olabilir.Ben açıkcası vicdanen kahramanımızı ilk celsede düşünce gücümle serbest bıraktım.Her birey kendi konumuna göre bir son yazabilir.Tabi çok aşırı bir Yahudi düşmanı değilseniz benim gibi düşüneceğinize inanıyorum. Pulitzer ödüllü bu eser antisemitizmin etkilerini gözler önüne sermekle birlikte daha önce incelediğimiz ''Bunlar da mı İnsan''(bkz) kitabı ile paralel yönde çıkarımlar yaparak Yahudi karşıtlığını şiddetle lanetliyor.


Yazar Hakkında;
Bernard Malamud (26 Nisan 1914-18 Mart 1986) Amerikalı roman ve kısa öykü yazarı.20 .yüzyılın bilinen Amerikalı Yahudi yazarlarının en başlarında gelmektedir.1966 yılında Çarlık Rusyası döneminde ki antisemitizm konulu Tamirci isimli romanıyla Ulusal Kitap Ödülü ve Pulitzer ödülüne layık görülmüştür.

0 yorum

Bunlar da mı İnsan



İkinci Dünya Savaşının getirdiği yıkımdan en çok Yahudiler etkilenmiştir.Savaşla birlikte hortlayan faşizm ve ırkçılık Avrupa halklarını vahşi bir soykırımdan geçirmişti. Hitlerin içinde beslediği Yahudi düşmanlığı ayrıca antisemitizmi de Avrupa'ya hakim kılmıştı. Naziler sorgusuz sualsiz işgal ettikleri bölgelerde yaşayan Yahudi,çingene,bedensel engelli ve eşcinselleri toplayarak toplama kamplarına sevk ediyorlardı. Kitlesel bir yok etme düsturuyla hareket eden Naziler halkları faşistçe bir kırımdan geçirdi. Yazarın ''Bunlarda mı insan'' isimli kitabı bir biyografi eseridir. Primo Levi savaş sırasında İtalya da yaşayan bir Yahudidir.Nazi birliklerinin İtalya ya girmesiyle birlikte sırf Yahudi olduğu için tutuklanarak Almanya da ki Auschwitz toplama kampına götürülür.Bu kamplarda geçirdiği zorlu ve bir o kadar acımasız günleri anlattığı eseri gerçek bir hayat hikayesidir.Kitap özetine geçecek olursak;


Nazi birlikleri tüm şiddeti ve gaddarlığı ile Avrupa'nın altına üstüne getirirken başta Yahudiler olmak üzere bir çok millet kendini savunma pozisyonuna geçirmişti.İşgal son sürat devam ediyor ve taş üstünde taş bırakmıyordu.Faşist ordular kimsenin gözünün yaşına bakmadan büyükten küçüğe herkesi katlederek yoluna devam ediyordu.Savaş acımasızlığını her haliyle Avrupa da hissettiriyordu.Haliyle de Yahudiler diken üzerinde yaşamlarını sürdürme gayretindeydiler.Bunlardan biriside yazarımız olan Primo Levidir.Kendisi İtalya da yaşayan İtalyan asıllı bir Yahudidir. Nazi yayılması başladığında Yahudi gruplarla küçük çaplı bir milis hareketine girişirler.Hem yaşam alanları hemde öz benliklerini korumak için nefsi müdafaa durumu da diyebiliriz bu milis harekatına.Fakat İtalya da ki gelişmeler istedikleri gibi olmamaktadır.Naziler  tarafından kısa sürede yakalanırlar ve İtalyanın diğer bölgelerinde bulunan diğer Yahudi nüfus ile birlikte zorlu bir trenle yolculuğuyla Almanya ya doğru yola çıkarılırlar.İşte hikaye bundan sonra başlıyor. Auschwitz toplama kamplarına topluca alınırlar kadın,çocuk yaşlı demeden.Önce her bireyin saçları usturalanır.Sonra topluca bir odaya tıkılırlar.Güçsüz ve yaşlılar gaz odalarında vahşice katledilir.Gençler ile birlikte eli kürek tutanlar çalışmaya gönderilir.Çalışma esnasında yaralanıp kuvvetsiz kalanlarda gaz odaları listelerine dahil edilirler.Nazi SS subaylarının bin bir türlü kötü muamelelerinden geçirilirler.Kimisi bulaşıcı hastalıktan kimisi kötü hava şartlarının getirdiği koşullardan telef olur.Kimide kaçma girişimi sonucu yakalanıp kurşuna dizilir.Açlığın çok sıradan bir şey olduğu bu kamplarda kimsenin en küçük göz yaşına bakılmaz.Toplu bir ıslah etme politikası güden faşist ordu burada Yahudilerle birlikte, Nazi yönetimine muhalif olan Almanları da bulundurur. Ayrıca politikacılar,orduya ihanet eden subaylar vs.. gibi diğer gruplardan insanlarda yer alır.Fakat bunların içinde en kötü durumda olanlar Yahudilerdir. Antisemitizmin getirdiği kin,öfke ve nefret burada tavan yaparak hiç kimseye tolerans tanımadan zalimliğini bütün Yahudiler üzerinde hissettirmiştir.1945 yıllarının sonlarına doğru Nazi geri çekilmesi başladığında Almanlarda bu kamplardan çekilmeye başlamışlar fakat arkalarında on binlerce ölü bırakmışlardır.Şans eseri yazarımız bu vahşetten sağ kurtulmayı başaran bir kaç yüz kişiden biridir.Daha sonra hikayesini kitaplaştırmaya karar vererek bu eseri kaleme almış.Sebep olarak ta savaş esnasında bu kampların Alman halkı da dahil olmak üzere kimse tarafından bilinmiyor olmasını göstermiştir.Kitabın kısa özeti insanlığın kurtuluşunun ve barışın anahtarının yine insanların zihinleri,bedenleri ve ideallerinde olduğunun altını kuvvetle çizmesi olmuştur.

Yazar Hakkında;
Primo Levi, Yahudi asıllı İtalyan kimyager ve yazar.
Primo Levi, 31 Temmuz 1919 yılında laik ve liberal bir ailenin çocuğu olarak Torino'da dünyaya geldi. Torino Üniversitesi'nde kimya eğitimi gördü. 1943'te anti-faşist bir partizan gruba katıldı. Henüz 24 yaşındayken (1944) Kuzey İtalya'da faşist rejime karşı direnişe geçmesi yüzünden arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı ve bir milyondan fazla insanın katledildiği, Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük zorunlu çalışma ve imha kampı olarak bilinen Auschwitz toplama kampı'na gönderildi.Savaş sonrası eve geri döndü.1947 yılında ilk kitabı olan Bunlar Da Mı İnsan'ı yazmaya başladı.11 Nisan 1987'de altmış sekiz yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar etti.
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Germinal


Maden mesleğinin ne kadar tehlikeli olduğunu bilmeyenimiz yoktur.Dünyanın neresinde olursa olsun bu iş kolu tehlike ve ölüm sıralamasında başı çekiyor.Özellikle 19 yy. başlarında Fransada ki maden ocaklarının içler acısı hali dünyanın diğer ülkelerinde ki ocaklardan farksızdı. Fransız yazar Emile Zola sosyolojik etmenlerle birlikte kişi davranışlarını da analiz ettiği bu eseriyle bize tüm açıklığıyla bu mesleğin ne derece zor koşullar altında yapıldığını,açlığın can güvenliğinin önüne geçtiği bir çağ da sefil insan manzaraları sunuyor.Özellikle sanayi devriminin yeni oluşmaya başladığı dünyada maden sektörü de üretim çılgınlığıyla vahşi bir yarış sürdürüyordu.Bu yarış hızını öyle alamıyordu ki işçi ölümleri sıradan bir hal almıştı. Zolanın o dönemde eleştirel bir bakış açısıyla yerden yere vurduğu bu sistem daha sonra evrilip kapitalizm adıyla bütün dünyada insan kıyımlarına yol açacaktır.Esasında kitap sosyalist etkilerin öne çıktığı bir Fransa hayali kuruyor.Bu etkilerin bir kıvılcım gibi bütün dünyayı saracağı tezi gerçekleşmedi belki ama Zola fikirleriyle ve çizdiği insan portrelerinin gerçekliğiyle halen dünya edebiyatının seçkin yazarlarından biri konumunda.Kitap özetini ele alacak olursak;

Kitabın hikayesi esasında 19.yy başlarında Fransada ki maden ocaklarının bulunduğu bölgede geçiyor.Madene inen insanlar, onların sosyal hayattaki yaşamları genel olarak anlatılan konular arasında.Madende çalışan insan manzaralarını gerçekçilikle sunan kitap öncelikle madenin zorluklarını hikayesel bir anlatımla süslemiş.Madene inen çocuklar,ihtiyarlar ve genç kızlar ön planda yer almakla birlikte çocuk yaşta yaşanan aşklarda dönemin Fransasında ki çalkantılı yaşantı hakkında bilgi veriyor. Madene Avrupa'nın her ülkesinden madenciler gelmekte kimi çalışmakta kimi ise işi beğenmeyip konar göçer bir şekilde yolculuğuna başka yerlerde devam etmektedir.Bunlardan birisi olan kahramanımızda madene gelip işe başlıyor.Fakat diğer madencilerden farkı daha özgün düşünmesi,fikirlerini iyi ifade edebilip üslubuyla ön plana çıkabilmesidir.Tabi bunda tahsil durumununda çok büyük önemi var.Madendeki haksızlıkları ve emekçilerin sömürülmesine daha fazla seyirci kalamayan kahramanımız işçileri örgütleme işine koyuluyor. Fakirlik ile birlikte sefalet madenci ailelerin neredeyse kaderi haline gelmiş.Kokuşmuş düzenin tüm vahşetiyle üzerlerine çöktüğü aileler ise düşünme yetilerini neredeyse kaybetmişler.Madenci aileler ilk başlarda örgütlenme işine sıcak bakmazlar.Böyle bir örgütlenmenin zaten açlıkla birlikte baş gösteren içler acısı hallerini ölümle sonlandıracağını düşünürler.Kuşaktan kuşağa bu  işi yapan madencilerde aynı fikirdedir.Örgütleme işi kahramanız için hiç kolay olmaz. Sendika Birliklerine yazılar yazarak sistemin nasıl bir kıyımla insanların haklarını gasp ettiğini bunun içinde bir toplantı yapılmasının şart olduğunu belirtir.Bu gibi süreçler tüm hızıyla devam ederken yazarımız bu sefer bize maden sahiplerinden kesitler sunmaya başlar.Evlerinde yaz kış rahat ve huzur içindeki zenginlikleriyle yaşayan ailelerin yaşam koşulları ve burunlarından kıl aldırmayan kompleksli yapıları anlatılır.Maden sahiplerinin evlerine gelip dilenen madencilere yeterince özen göstermediği gibi eleştirel ifadelerde yer alır.Sistemin böyle devam edemeyeceği belirtilir.Kahramanımızda toplantılara devam eder fakat karşısında muhalif bulmakta da gecikmez.Sert tepkilerle karşılaşır ve grev ile benzeri hareketlerin yine emekçilere zararı dokunacağı görüşünü belirtirler. Bu yaşamın kaderleri olduğunu söyleyen kadercilerde çıkar içlerinden.Yinede kahramanımız amaçlarını gerçekleştiremezlerse devrimin belirleyici olacağına inanır.Bu sırada madende kazalarda meydana geliyor ve ölümlerde peşi sıra devam ediyordur.Fakat tamamen çaresiz olan halkta ertesi gün bütün ölümleri unutuyor ve sanki hiçbir şey olmamış gibi madene inmeye devam ediyordur.Bu durum neredeyse asırlardır yaşanan basit bir hal almıştır.Çaresizlik ve fakirlik ailelerin kanını emmek için maden sahiplerine iyi bir şans tanıyordur.Sefillik ve açlıktan bir deri bir kemik kalıp ölmeyi bekleyen maden emekçilerinin de yaşamları uzun uzun anlatılır.Tabi ki kitapta araya serpiştirilmiş aşk hikayelerinden de küçük kesitler sunuluyor.O dönemde ki sosyal yaşamın tüm detayları üşenip usanılmadan yazılmış.Halkın açlıkla mücadelesi artık öyle bir hal almıştır ki aileler toplantılara katılmaya başlarlar.İçlerinden çoğu kahramanımız ön ayak olduğu harekete katılma kararı alırlar.Önce küçük grevler başlar fakat oligarşik düzen buna pek fazla imkan tanımaz.Ardından kitlesel katılımlar artar ve haliyle grevlerde daha geniş alanlara yayılır.Fakat maden sahipleri işçileri birer birer işten çıkarır ve komşu ocaklardan çalıştırılmak üzere adamlar getirtir.Grevlerden bir sonuç alamayan işçi örgütlenmeleri son çare olarak ocağı söndürmeye karar verirler.Ocağın sönmesi demek madenin kapanması eş anlamına gelmektedir.Halk geniş kitlelerle ocağa yürüyüşe geçer.Kalabalık halk ocağı söndürüp tahrip eder bu esnada askerler ateşle madencilere karşılık verirler.Tam bir karmaşayla birlikte ölümler olur fakat neticede madencilerin bu durumdan hiç bir kazanımı olmaz.Maden meselesi bir anda ülke gündemine oturur.Ayaklanma bastırılır ve maden kapatılır.En ilginci de belki fazla gaza getirilen halk bu olan bitenlerin sorumluluğunu kahramanımıza yükleyerek onu aralarından kovarlar.Bir zamanlar alkışlarla ve tezahüratlarla destek verdikleri adama en ağır hakaretleri sarf ederler.Belki iyi niyetli davranmakla birlikte sosyalist yasaları emekçilerin menfaati uğruna bir sistem dahilinde oturtmaya çalışan ve bu uğur da her türlü fedakarlığı yapan kahramanımızda eli boş dönmüş olur.Devrim başka bahara kalır ve Demir Ökçe(bkz) romanında olduğu gibi yine oligarşik düzen kazanmıştır.

Yazar Hakkında;

Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransa'da natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zola'nın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben “İtham Ediyorum” makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransa'yı terkedip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında,kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. “Nana”, “Germinal” ve “Meyhane” en tanınmış romanlarıdır.Tüm romanlarında,doğal ve gerçekçi bir tarzla,hayatın zorluklarından bahsedilir.Örneğin Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı,büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.

(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Sofie'nin Dünyası



Norveçli yazar Jostein Gaarder tarafından kaleme alınan bu kitap büyük küçük demeden yediden yetmiş yediye herkese felesefenin tam olarak ne olduğunu eğlenceli hikayesiyle aşılamaya çalışıyor.Felsefe geçmişten günümüze fikirlerin çatışması olarak ön plana çıkan bir bilim dalıdır.Genel olarak felsefe, Yunan Helenistik döneminden beri sürekli yeni fikirlerle gelişim halinde. Jostein Gaarder de hikayesinde bu karmaşık durumu en basite indirgeme amacıyla yarattığı Sofie karakteriyle okurlarını geçmişten günümüze bir yolculuğa çıkartıyor.Bu yolculuk ustaca işlenmiş senaryosuyla hem bilgilendirme hemde eğlendirme amacı güdüyor.Kitabı elinize aldığınızda konuların sanki on beşli yaşlara yazıldığı izlenimi alabilirsiniz, fakat içerisinde ki bilgilerin yalın ve sade anlatımı belkide bu zamana kadar çekinerek uzak kaldığınız felsefeye sizi bir nebze olsun yakınlaştırabilir.Kitabın özetine gelecek olursak;



Hikaye Sofie ve ailesinin yaşadığı ufak bir evde başlıyor.Liseye giden Sofie genel olarak başarılı bir öğrenci olmakla birlikte oldukça da sorgulayıcı bir mizaça sahip. Ayrıca etrafında gördüğü her şeyi tanımak isteyen dünyaya daha değişik bir bakış açısıyla bakarak yeni bir şeyler öğrenmeyi amaçlayan bir öğrenci ruhu taşıyor.Hal böyle olunca da nereden geldiği belli olmayan yazarı meçhul bir filozof tarafından belli aralıklarla mektuplar almaya başlıyor.Mektuplar felsefenin genel yasalarıyla birlikte eski filozoflardan bilgi almasını sağlayacak metinlerden oluşuyor.Mitlerden eski dinsel doğmalara,ahlak,etik ve inanç felsefesine kadar geniş perspektifte konular var.Tabi Sofie de merakıyla mektupları tek harfine varıncaya kadar dikkatlice okuyor.Yazarın Sofie ismini bu kıza vermesinin de özel bir sebebi bulunmakta. Sofie ismi bizimde çok iyi bildiğimiz Ayasofya dan geliyor.Yani kelime olarak ''Kutsal Bilgelik'' gibi bir manası var.Kitabın kapağında da tavşan resmiyle atıf yapılan şapkadan çıkan tavşan önermesi oldukça dikkat çekici.Bu önermeye kitap ta ayrıca bir kaç yerde rastlayabilirsiniz.Bu önermenin açıklamasına gelecek olursak; her insanın evreni farklı algılama mekanizması var.Dünyayı hep küçüklükten beri şartlandırılmış belli kıstaslarla öğreniyoruz.Filozoflara göre dünya aslında çok garip ve normal olmayan bir çok etmen barındırıyor.Bizlere bu garipsemeler olağan akışıyla çok normal ve sıradanmış gibi görünüyor çünkü dediğim gibi daha ilk doğumdan beri dünyada ki varlık ve olaylara kendimizi alıştıra alıştıra uyum sağlıyoruz.Eğer ki bu enteresan dünyayı bir sihirbazın gösterisinde ki tavşana benzetecek olursak bizler ise bu sihir gösterisinden bihaber olan ve tavşanın tüyleri arasında rahata alışmış ve her şeyi olağan karşılayan sıradan insanlarız.Hiç bir zaman bu mucizeyi gerçekleştiren sihirbazı görmeyi istemeyeceğiz çünkü tavşanın tüyleri arasında algılarını tavşana göre köreltmiş bireyleriz.Yalnız filozoflar bu garipsemenin farkındadır ve arada sırada kendi sınırlarını aşarak tavşanın tüylerine tırmanıp sihirbazı görmeye çalışırlar.Normal insanlarla filozoflar arasında ki fark budur.Sihirbazı gerçekten gören bir filozof var mıdır bunu belki hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz fakat felsefenin insan ufkunu genişlettiği de bir o kadar gerçek. Sofie ismini dahi bilmediği meçhul filozofundan mektuplar almaya devam eder.Eski Yunan filozoflarından Platon,Sokrat ve Aristotalesten değerli bilgiler edinir.Hikaye bu şekilde devam ederken ve tabi biz okuyucularda temel felsefe derslerini en yalın haliyle zevkle alırken birden değişik mektuplar almaya başlar Sofie. Ama bu mektuplar meçhul filozoftan gelmiyor sanki onu her an izleyen ve yönlendiren ve her şeyi bilen biri mektup göndermeye başlıyor.Kitap bu yönüyle biraz kafa karışıklığı yaratabilir. Zaten konusuyla da felsefeye hizmet eden bir kitap olduğu da bu yönüyle unutmamalı.Yazarın kızına yazdığı mektuplar kitap karakteri Sofie olarak karşımıza çıkıyor. Sofie kendisini yaratan kitap yazarını hür iradesiyle tanımlayabiliyor fakat her hareketi onun kontrolü altında.Bunu yaşantımızın her anının Tanrı tarafından yönetilmesi şeklinde bir örnekle açıklayabiliriz.Kitap yazarı da esasında kitabın içinde bir karakter yani dediğim gibi kitap biraz kafa karıştırıcı aslında. Sofiede kendi hür iradesiyle kitabın içinden çıkmaya çalışıyor yani yazarın bilincinin içinden.Kendisine mektup gönderen filozofta ,Sofie gibi yazarın beyninde yarattığı bir karakterden başka bir şey değil.Yazarın beyninin zincirlerinden kurturma çabaları kitabın asıl konusunu oluşturuyor fakat her sayfa felsefik bilgilerle aydınlatılmış.Orta çağ düşünürlerinden Kant,Spinoza,Descartes ile birlikte yakın çağda yaşamış Fraud, Nietzsche ve Marx da kitapta yer alan karakterlerden sadece bir kaçı.Ele alınan konulara aslında yüzeysel ve basitleştirilmiş felsefe de diyebiliriz.Felsefeye yeni başlayanlar için gerek konusuyla gerek akıcılığıyla oldukça faydalı bir eser olduğu inancındayım. Sofie'nin akıbetine gelecek olursak kitabın finalinde yazarın beyninden filozofla birlikte çıkmayı bir şekilde başarıyor ve hikayede bu şekilde son buluyor. Felsefe en basit haliyle soru sormaksa bende kitabın finaline uygun bir soruyla yazımı bitirmek istiyorum.Sizce bizimde Tanrının bilinçaltından Sofie gibi zincirleri kopararak çıkıp özgür olabilmemiz mümkün mü?


Yazar Hakkında;


Jostein Gaarder (d. 8 Ağustos 1952; Oslo), Norveçli yazar.
Annesi, Inger Margrethe Gaarder öğretmendi ve çocuk kitapları yazarıydı. Babası, Knut Gaarder Oslo'da kolej müdürlüğü yapıyordu. 1971'te Oslo Katedral Okulu'nu bitirdi. 1974'te evlendi. 1976 ve 1983 yıllarında iki oğlu oldu. 1976'da Oslo Üniversitesi'nde İskandinav dilleri (Norveççe), düşünce tarihi ve dinler tarihinden lisans eğitimini tamamladı.
1981'de Ailece Bergen'e yerleştiler. Jostein Gaarder Fana Koleji'nde on yıl boyunca felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. 1991'de Jostein Gaarder tam zamanlı yazar oldu. Sofie'nin Dünyası'nı yazdı.
1994 yılından beri doğduğu yer olan Oslo'da yaşıyor.
(Alıntı;Wikipedia)