0 yorum

Nefret Suçu ve Yıldız Tilbe



Yıldız Tilbe bence nefret suçuyla yargılanmalı ne olursa olsun kime edilirse edilsin etnik milliyet üzerinden edilen ırkçı ve faşist ifadeler cezasız kalmamalı.Bu tip nefret ve kindar sözler Türkiye'de de kimi zaman kimi yerlerde kelimelerle ustaca oynanarak azınlıkta kalan diğer etnik unsurlar için de kullanılıyor. Yine keza en basitinden örnek vermek gerekirse dünyada Afrikalı siyahilerde kimi zaman bu kapsamda muamele görüyor. Bu tip ifadeler toplumun bütününü yani herkesi ve özellikle mağdurlarla masumları da hedef alan çirkin sözler.Soykırım ve ölümleri kutsayan kaba ifadeler. Bir suçun günahını haksızca diğerine bulaştırma aymazlığıyla yani hatayı hata ile kapatma çılgınlığıyla söylenmiş yanlış sözler. Özellikle de çoluk-çocuk ,kadın-yaşlı herkes için ölümler iyi ve hak oldu diyerek canavarlaşan sözcükler kullanılması ileride de bu tip suçların toplumun bütününde özellikle de ülkemiz de azınlıklar üzerinde meşrulaşması anlamı taşır. Zaten nefret suçlarının var olmadığı ileri demokratik(!) yasalarımızdaki bu açık üzerinden beslenen kan emici siyasetçilerimiz çoktu birde bunların arasına sanatçılar katılmaya basladı. Siyasilerin çok kullandığı mezhepsel ayrıştırıcılıkta yine nefret söylemleriyle besleniyor.Bunun dünyada ki örnekleri gibi suç kapsamına alınması lazım. Ayrıca Siyonizm karşıtlığıyla bilinen ve İsrailin zulmünü lanetleyen Yahudilerde azımsanamayacak kadar çoktur.Şu da bilinmeli ki Hitler sadece Yahudileri değil mükemmel ırk için tehdit olarak gördüğü çingeneleri, zihinsel ve bedensel özürlülerle birlikte eşcinselleri de öldürttü.Hitler her ne kadar geçmişte her kesime soykırım yapmışsa aynısını bugün en sert ve kaba şekliyle İsrail yapıyor. Bunu kimse inkar edemez fakat bir soykırım sonucu haksızca ölen Filistinli masumlar üzerinden diğer ölen kadın-çocuk Yahudi masumlara kindarca kullanılan sözler insan vicdanına sığan şeyler değil. Birilerinin bugün yaptığı zalimlikleri tek suçu sadece kimlik taşımak olan ve diğer hiçbir şeyden haberi olmayıp bedelini geçmişte ölerek ödemiş olan masumlara yüklemek tek kelimeyle insafsızlıktır.

0 yorum

Joseph Fouche - Bir Politikacının Portresi



Biyografi yazarlığında Zweig'in üstüne tanımam.Gerek tarihi şahsiyetlerin gerekse tarihi olayların akışını bizlere gerçeküstü bir üslup ile anlatan yazar ayrıca psikolojik tahliller ile biyografinin bir adım ötesine geçiyor. Zweig'in şimdi anlatacağım kitabı da tarihe yön veren bir şahsiyeti her yönüyle analiz ediyor.Bu kişi Fransız devrimlerinde önemli mevkilerde bulunan ve Napolyon dönemine kadar kafasını giyotinden kurtarma meziyetini sergilemiş olan kurnaz siyasetçi Joseph Fouche'dir. Tarihi yönden çok fazla tanınmamakla birlikte Zweig'in biyografisine konu olacak kadar önemli bir kişiliktir.Şimdi kitabı inceleyecek olursak;


Fransız ihtilali ile insanlar monarşik düzenden kurtulmuş ve Cumhuriyet rejimiyle tanışmışlardır.Kahramanımız olan Joseph Fouche de tam böyle bir dönemde ortaya çıkmış bir siyasetçidir.Aslında geçmişte bir papaz olarak göreve başlayıp politik unsurlarla arasını iyi tutmuş.Devrime kadar olan dönemde papazlıktan bile feragat edip değişik görevlerle çoğu kişinin arasından sivrilmiş. Fouche aslında günümüzde de var olan kurnaz ,yanardöner siyaset güden ve bukalemun gibi her ortama uyum sağlayan bir politikacı profilini simgelemektedir. O günün şartlarında da hayatta kalmanın belki de en önemli tarafı yalan siyasetini iyi kıvırabilme yeteneğiydi. Fouche de o şartlarda tam bunu yaptı.Doğru zamanda ve doğru yerde konuşma ve davranış tarzının meziyetlerini kullanarak en başı sıkışık kaldığı durumlarda bile rakiplerinin kafasını giyotine göndermekte başarılı oldu. Her türlü sıkıntının ve problemsizliğin üstesinden bir şekilde aklandı. Parlemontoyu her daim etkiledi ve şekillendirdi. İhtilalin gerçekleşmesiyle birlikte birden papazlığını bile bir kenara bırakıp dine savaş açtı. Hangi kesim güçlüyse ondan yana tavır koydu.Her daim sabırlıydı ve taraf olmak için koşulları ve şartları iyi tartıyordu. Dengeyi iyi sağlıyor ve buna göre kararlarını şekillendiriyordu.En küçük bir hatada kafayı giyotine kaptırabilirdi.Keza siyaseten güçlü olan rakipleri bile ölüm cezalarına çarptırılıyor fakat ihtilalin en önemli kan içicilerinden birisi olan kendisi paçayı her seferinde sıyırıyordu. Bir çok kişinin öldürülmesine ön ayak oldu. Buna rağmen kurnazlığıyla kendisini bir kahraman olarak takdim etti.Dönemler değiştiğinde ise siyasi iklimin konjonktürüne göre değişime uğruyordu.Fikirlerini ve ideallerini şartlara göre ayarlıyor ve hiç yanılmıyordu. Devrim sonrası Napolyonun imparator olmasıyla birlikte görevi de değişmemiştir.Napolyonun aranan sağ kolu olmayı başardı.Her daim Napolyonun arkasını oymak isteyen bir siyaset güttü. İçişleri Bakanlığı gibi görevlerde bulundu. Sonrasında ise polis ve asayişten sorumlu oldu. Napolyonun duyduğu güvenle bir çok göreve getirildi. Napolyonun sefere çıkmasıyla birlikte geçici olarak Başbakanlık koltuğuna bile çıkmıştır nam-ı diğer kurnaz siyasetçimiz Joseph Fouche. Daha sonra yaptığı entrikalar yüzünden sürgüne gönderildi.Sürgünde bile rahat ve huzurlu yaşadı.Ölümüyle birlikte yanında götürdüğü bir çok gizli belgeyi yakmıştır.Buna rağmen Fouche günümüzde de var olan siyasetçi portresini en iyi şekilde yansıtmaktadır.Bir siyasetçi nasıl olmalı diye merak ediyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.

Yazar Hakkında;



Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana, Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis, Rio de Janeiro, Brezilya) Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı.Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. 
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Macellan


Biyografi konusunda kimsenin eline su dökemeyeceğine inandığım Stefan Zweig tarafından yazılan bu kitap,tarihe önemli bir yön veren ve keşifleriyle birlikte dünyanın çevresini ilk kez dolaşan Macellanı anlatıyor.Araştırmacı kişiliğiyle de bilinen Zweig eski bilgiler ışığında çıkardığı hayat hikayesini roman tadında bir yazıyla okuyucularla buluşturuyor.Bir çok tarihi şahsiyetin hayat hikayelerini yazan yazar aynı başarıda ki bu kitabında Macellanı konu alıyor.Tarihi figürleri ve olayları aynı canlılıkta okuyucuya hissettiren yazar bizleri de o devirlere götürüyor.Hikayede ki karakterlerin psikolojilerini de gerçekçilikle kurgulayan Zweig sanki o anlara şahitlik etmiş bir tarzda yazısını kaleme almış.Kitap özetine gelecek olursak;

Portekizli denizci Macellanı bilmeyenimiz yoktur.Dünyanın çevresini dolaşarak dünyanın yuvarlak olduğunu tespit etmekle kalmamış aynı zamanda Pasifik(sessizlik) okyanusuna adını vererek ilk geçen olmuştur. Macellanın hayatı ve yolculukları tehlikelerle geçmiştir.İspanyol donanmasıyla bir çok sefere çıkıp savaşlara katılan Macellan ayrıca o dönemde kilosu altından pahalı olan karabiberin getirildiği uzakdoğu seferlerine de katılırdı.Bir çok kez bu uzun seferlere iştirak eden Macellan Hindistana giden baharat yollarını avucunun içi gibi bilmektedir.Usta bir denizci olan Macellan uzun seneler Portekiz Kralının hizmetinde bulundu.Savaşta yaralandıktan sonra gözden düştü ve istediği yaşam koşulları Kral tarafından sağlanmadı.Bunun üzerine yeni bir plan yaparak çok daha kısa bir rotadan Hindistana ulaşabileceğini dile getirdi.Aradığı desteği Kral sağlamadı.Ümit burnu üzerinden Afrika çevresinde dolanarak Hindistana ulaşmak uzun ve meşakkatli bir işti.Batıya gittikçe daha kısa bir yol bulabileceği düşüncesini İspanyol Kralına inandırdı.Kralın desteğini alan Macellan bir çok parça gemiyle hazırlıklara başlamış ve kısa sürede denize açılmıştır.Denizlerde hüküm süren rekabet Portekiz ve İspanyayı karşı karşıya getirmişti. Denizcilik alanında geri kalan İspanya baharat yolunda Portekizden hak talebinde bulunuyordu.Portekiz bu çok değerli seferlerde İspanyaya izin vermiyordu.Antlaşmazlığın çözümünü Vatikan sağlamış ve batıyı İspanyollara ,doğuya açılan zengin baharat yollarını ise Portekize bırakmıştı.Bu sebepten dolayı İspanya baharat adalarına batıdan gidilebilecek yollar üzerine çözüm arıyordu. Macellanın teklifinin kabul görmesinde ki en büyük sebep baharat adalarından pay alma yarışıdır.Batıya ilerleyen Macellan Atlantik okyanusunu geçip kısa sürede Brezilyaya ulaşmıştı.Burada demirleyen gemi mürettebatların ihtiyaçlarını gidermiş ve baharat adalarına açılabilecek yollar üzerine planlar yapılmıştır.Güneye inmeye devam eden filolar patagonyaya ulaştı.Burada ki yerlilerin ayaklarının büyük olması sebebiyle buraya büyük ayaklılar manasında ''patagonya'' adı verildi.Bir çok nehire grilmiş fakat kanal olmadığı anlaşılmıştır.Umutlarda geçen aylarla birlikte tükenmiş ve mürettebatın Macellana isyan girişimleri gelişmiştir.Bu girişim sonucu bir gemi İspanyaya geri dönmüş filo ise Macellanın emriyle devam kararı vermiştir. Macellanın kendi adıyla anılacak olan kanala girilmiş ve bu kanal yoluyla pasifik okyanusuna açılmışlardır.Aylar süren yolculuk esnasında dalgasız ve çarşaf gibi bir deniz olması sebebiyle bu okyanusa sessizlik adını verdiler.Bu yolculuk esnasında mürettebatın üçte ikisi öldü.Geri kalanlar ise ölmek üzereyken Filipin adalarına ulaştılar.Burada hristiyanlığı ve İspanya otoritesini sağlamak isteyen Macellan ,Filipin Kralını  kendine tabi kıldı.Fakat adalarda çıkan basit bir isyan girişimini üzerine giydiği demir zırhların içinde gözdağı vermek için bizzat kendi bastırmak isterken yarı çıplak yerliler tarafından mızraklarla öldürülmüştür.Öldürüldüğü görülen ve yarı tanrısallaştırılmış bir varlık olmadığı anlaşılan Macellanın mürettebatları adalardan kovulmuştur. Buna rağmen baharat adalarına ulaşan gemi çok kıymetli baharatları yükleyerek İspanyaya dönmeyi başarmıştır.İspanya Kralı tarafından ödüllendirilen mürettebata madalyalar verilmiş fakat Macellan unutularak kazanılan bu başarıda o dönemlerde adı bile geçmemiştir.Gerçek değerinin anlaşılması için ise yüzyıllar geçmesi gerekmiş.Kısacası geçmişe yolculuk yapmak isteyenleri zaman makinesi olmadan yolculuğuna çıkaran bu kitabı tavsiye ederim.

Yazar Hakkında;
Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana, Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis, Rio de Janeiro, Brezilya) Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı.Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. 
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Akıl Çağı


Aydınlanma Çağının önemli yazarlarından olmakla birlikte aynı zamanda Amerikan Bağımsızlık Bildirgesine imza atan Thomas Paine tarafından yazılan bu kitap döneminin en önemli eserlerinden kabul edilmektedir.Dinsel doğmalar üzerine genel eleştiriler sunan yazar dini inançların sorgulanabilir somut çıkarımlar olduğunu savunur.Kendi düşüncelerinin çizdiği yolda döneminin kabul görmüş inanç ekollerini acımasızca eleştiren Paine ayrıca inanan insanların psikolojik durumları üzerine de düşünür.Paine ayrıca bu özelliğiyle de önemli düşünürlerden kabul edilmektedir. Yahudi ve Hristiyan gelenek ve dini meseleleri üzerine ağır eleştiriler getirerek bu doğmaları çürütme yoluna gider.Kutsal kitapların bazı bölüm ve ayetlerinden çelişkili gördüklerini çekinmeden açıklar.Tarihin her aşamasında bu yazıtların sürekli insanlar eliyle sistematik olarak değiştirilip eklemelere maruz kalarak günümüze kadar ulaştığını belirtir.Dinlerin ve buna bağlı mitlerin aslında tamamen insan ürünü inanç sistemleri olduğunun altını çizer.Kitap özetine geçecek olursak;

Kısaca Aydınlanma Çağına değinecek olursak dini otoritelerin zayıfladığı,kiliselerin güç kaybettiği,inançsal bazı menfaatlerin son bulduğu bir çağ olmakla birlikte ayrıca akıl ve bilimin topluma hakim kılındığı bir dönemdir. Thomas Paine hem aydın kişiliğiyle hemde entelektüel meziyetleriyle yaşadığı çağa damga vurmuş bir şahsiyettir. Yazar kimliğiyle birlikte ayrıca Amerikan siyasi tarihininde önemli aktörlerinden birisidir.Kitabın en önemli özelliği Aydınlanma Çağının başlangıç eserlerinden biri olmasıdır. Yaşadığı dönemin dinamikleri göz önünde bulundurulduğunda kitabında herkes tarafından tepkiyle karşılanacak bir konuya değinmesi ifade özgürlüğü yönüyle önemlidir.Yazar önce Hristiyanlık eleştirisiyle başlar. İncilden bazı bölüm ve ayetler ışığında sert eleştiriler yapar.İlk kitabı olumlu tepkiler alınca ikinci bölüme eklediği kitabında bu sefer Yahudilik üzerine eleştiriler geliştiriyor. Tevrat üzerine söylediği şu sözler önemlidir; ''Eski Ahit'in müstehcen hikayelerle,şeheveliklerle,gaddarlıklarla,intikamcılıklarla dolu sayfaları okuduğumuzda,bu kitabın Tanrı sözleri olmaktan çok,şeytan sözleri olduğunu söylemenin daha uygun olduğunu anlarız.''demiştir.Thomas Paine kendi tabiriyle eli baltalı bir ormancının ormana dalması gibi Tevrata dalıyor ve biçilmedik, çürütülmedik hiç bir ayet bırakmıyor.Dini, eleştirel bir bakış açısıyla ele alan ilk kitap olması ifade özgürlüğününde gelişimine katkı sağlamıştır.Dini tabuların yıkılması her konuda düşüncenin önünde ki sınırları kaldırmış ve toplumların özgür bireyler yetiştirmesini kolaylaştırmıştır.Bu yönüyle okunması gereken önemli bir eserdir.

Yazar Hakkında;
Thomas Paine (d. 1737 - ö. 1809), ABD'li siyasi aktivist, yazar, siyaset kuramcısı ve devrimci. Düşünceleriyle Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı ve Fransız Devrimi'ni etkilemiştir.1794 de "Akıl Çağı"nı yazar.Bu kitapta Tanrı'ya inandığını, ama yürürlükteki dinsel uygulamalara karşı olduğunu belirttiği için dinsizlikle suçlanır.Kutsal diye biline gelen kitapların Tanrı yapısı değil, insan yapısı şeyler olduğunu söylemiştir.Ayrıca ''Bu kitapları Tanrı kitapları olarak benimsemeyi Yaradan’a karşı saygısızlık sayarım.”demiştir.
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Tamirci



1910'lu yılların Çarlık Rusyasın da geçen bu roman Avrupa da baş gösteren antisemitizmin etkilerinin ne denli korkunç olduğunun bir ispatı niteliğinde. Yahudi yazar Bernard Malamud'a Pulitzer ödülü kazandıran bu romanın ana konusu ırkçılığın masum insanlar üzerindeki yıkıcı etkilerini iyi kurgulamasıdır. 19 yy. başlarında dünyanın her yerinde olduğu gibi Rusya'dada Yahudilerin baskı ve ön yargılı bakış açılarıyla yadırganıp ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğünü, ayrıca bununla da kalmayıp her türlü zulmü ve aşağılanmaya da maruz kaldığı anlatılıyor. Ön yargılı bir bakışla insanları yargılamanın büyük bir insanlık suçu olduğu vurgusu yapılıyor.Rusya da ki Yahudi nefreti üzerine yoğunlaşan kitap sadece inanç ve milliyet üzerinden kin ve hoşgörüsüzlüğün olağan şekilde devam ettiğinin altını çiziyor.Yazarın Yahudi olması belki size biraz duygusal davrandığı yönünde şüpheler uyandırabilir fakat kitap ana hatlarıyla bilinen genel bir problemi ele aldığından bu görüşte bir nevi çürümüş oluyor.Konuların anlatımının oldukça akıcı olduğu bu kitap okuyucuyu kesinlikle gereksiz ayrıntılarla uğraştırmayıp sıkmıyor.Kitap incelemesine gelecek olursak;



Roman Rusya kırsalında işsizlik sebebiyle sefalet çeken bir Yahudi'nin iş arama sebebiyle yollara düşmesiyle başlıyor.Açlık ve fakirlikten kırılan insanlar Batı Rusya ya iş bulma ümidiyle uzun yolculuklar yaparlar.Bu yolculuklar o senelerde sadece at sırtında geçirilen uzun ve meşakkatli bir uğraştır.Kahramanımızda haliyle atını alıp yollara düşer.Fakat hiç ummadığı bir şekilde yolda karşılaştığı her bireyden Yahudi karşıtı çok kötü ifadeler işitir.Çoğunun tefecilik yapıp halkı soyduğunu geri kalanında sadece kendini düşünüp hayatlarını düzenbazlık yaparak kazandığı gibi anlatımlara maruz kalır.Kimliği saklar bir vaziyette ve anlatılanlara kulak kapayarak St.Petersburg'a ulaşır.Romanda antisemitik unsurlar en üst düzeyde okuyucuya hissettiriliyor.Hakaretten aşağılamaya kadar her türlü ifadeyi ağzına alan karakterleri sıkça görmek mümkün bu kitapta.Dini ve kültürel açıdan küçümsenen Yahudiler; katil (İsanın katilleri) ve büyücü gibi ifadelerle hafife alınıyor.O dönem Rusyası Yahudilerinin, ikinci dünya savaşı Almanyasın da ki Yahudilerden zulüm görme yönünden çok da bir farkı olmadığı anlaşılıyor.Demek ki tarihin her döneminde bu alaycı ve kindar bakış açısı hiç değişmemiş.Kahramanımız St.Petersburg'da kimliğini saklayarak bir fabrikada iş başı yapar.Fakat işler umduğu gibi gitmez.Çok geçmeden fabrika yakınlarında bir çocuk katledilir.Hemen çevrede katledenlerin kan içme ayini yapan Yahudiler olduğu söylentisi yayılmaya başlamıştır bile.Yapılan soruşturmada Yahudi kimliği açığa çıkan kahramanımıza hemen suç yükleniverilir. Artık işlemediği bir suçtan sanık sandalyesinde oturacak ve suçlamaların muhatabı haline gelecektir.Yargısız infaza tabi tutulur ve çok geçmeden de hapishanenin yolunu tutar.Orada soğuk duvarlar arasında seneler geçirir, fakat bir türlü mahkemeye çıkarılmaz.Sanki birileri sırf Yahudi olduğu için onu cezalandırma yarışına girmiştir.Savcılar haksızlığı ortaya çıkaracak delilleri görmezden gelip çifte standardın en katısını uygularlar.Sanki toplum vicdanın rahatlatmak için bir Yahudinin ceza çekip her türlü eziyete maruz bırakılması gerekiyormuş gibi bir tutum takınırlar.Kitap finaline gelecek olursak kahramanımız en sonunda o kadar olup biten şeyden sonra neyse ki mahkemeye çıkarılır.Mahkemenin ne şekilde karar verdiği yazar tarafından belirtilmeden kitap bitirilmiş.Kitap finalini kanımca yazar saklı tutarak okuyucuların bütün hikayeyi okuduktan sonra kendi vicdanlarının sesini dinleyip uygun bir karar vermelerini istemiş olabilir.Ben açıkcası vicdanen kahramanımızı ilk celsede düşünce gücümle serbest bıraktım.Her birey kendi konumuna göre bir son yazabilir.Tabi çok aşırı bir Yahudi düşmanı değilseniz benim gibi düşüneceğinize inanıyorum. Pulitzer ödüllü bu eser antisemitizmin etkilerini gözler önüne sermekle birlikte daha önce incelediğimiz ''Bunlar da mı İnsan''(bkz) kitabı ile paralel yönde çıkarımlar yaparak Yahudi karşıtlığını şiddetle lanetliyor.


Yazar Hakkında;
Bernard Malamud (26 Nisan 1914-18 Mart 1986) Amerikalı roman ve kısa öykü yazarı.20 .yüzyılın bilinen Amerikalı Yahudi yazarlarının en başlarında gelmektedir.1966 yılında Çarlık Rusyası döneminde ki antisemitizm konulu Tamirci isimli romanıyla Ulusal Kitap Ödülü ve Pulitzer ödülüne layık görülmüştür.