0 yorum

Ayasofya Gezisi ve Gizemli Tarih


İstanbul baştanbaşa tarih kokan bir şehir.Özellikle altınboynuz dediğimiz eski İstanbul bu konuda eşsiz bir öneme sahip.Geçenlerde bu bölgeye yaptığım gezi notlarımı paylaşmak istedim.Ayasofya ve çevresini oluşturan tarihi doku günümüzde restore çalışmalarıyla varlığını sürdürüyor.Öncelikle izlenimlerime göre oldukça titizli ve gayretli bir çalışma yapılıyor.Günümüz teknolojilerinin elverdiği ölçüde başarılı sonuçlar elde edilmekte.Bizans döneminden kalan mozaiksel bazı resimler zamana birazda olsa yenik düşsede mükemmel kalmış.Özellikle Osmanlının cami olarak kullandığı dönemde bu gravür ve tasvirlere dokunmamış olmasınıda etkileyici buldum.Eserlerden çok bu davranış bile tarihi kültüre duyulan saygının bir ifadesi olarak bende şaşkınlık yarattı.Günümüzde bile özellikle katı İslami değerler üzerine kurulduğu iddia edilen bazı yönetimler bile binlerce yıllık kültür mirası eserleri put vs.. gerekçelerle yok ettikleri bir dönemde,beşyüz sene önce ki anlayış gerçekten takdire şayan bana kalırsa.Resimlerin görsel olarak görünümünü değiştirmek amacıyla dini literatür gereği üzerleri alçıyla kapatılmış.Cami olarak vasfını uzunca bir süre sürdürmüş.Özellikle Fatih döneminde katedralin camiye dönüştürülme işlemi minarelerinde dikilmesiyle bitirilmiş.Bir çok menkıbe anlatılırki sonra onlara değineceğiz.Öncelikle daha eskiye gidecek olursak yapının adı kutsal bilgelik manasına geliyor.M.S. 300 yıllarını kapsayan konstatin döneminde inşaa ediliyor.Bir çok sefer deprem,yangın,tabi afet vs.. gibi sebeplerle bir çok kere yıkılıp tekrar yapılıyor veya onarılıyor.Doğu Romanın en kutsal yeri kabul edilmekle kalmayıp imparatorların taç giyme merasimleride burada yerine getiriliyormuş.Ayrıca Hristiyanlık gibi bir dinin ilk kurumsallaşmış-sembolleşmiş yapıtıdır.Ayrıca şu an Türkiyenin dört bir tarafına dağılmış aynı isimli bir çok ibadethanede mevcut.Bunlardan birisi 1200 yılındaki latin işgali sırasında İstanbuldan kaçıp Trabzona yerleşen(Pontusun temellerini atan) bir Rum ailesinin yaptırdığı Ayasofya Kilisesidir.Neyse konuyu çok fazla dağıtmamak gerekirse latin işgali konumuza vakıf olan Ayasofya Kilisesine çok zarar veriyor.İsa döneminden kalan kutsal kasesininde latin işgali sırasında kaybolduğu rivayet edilir.Ayrıca dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Zeus heykelininde yine Ayasofyada çıkan bir yangınla binayla birlikte yok olduğu kabul edilir.Şunuda söylemek gerekirki bir çok kutsal kabul edilen objenin-özellikle ahit sandığı-Ayasofyanın altından geçen tünellerdebulunduğu rivayet edilir ki keza zate bazı bölümlerinde kilitli olduğunu-ziyarete kapalı-görebilirsiniz.Tabi bunlar rivayetten öteye geçmeyen iddialar.Ne derece doğru olduğunu bilmiyoruz.Fakat Haliçe kadar giden bir tünelin varlığında söz edilirki yerebatan sarnıçını gördükten sonra bu olasılık hiçte düşük değil bana kalırsa.


Osmanlı dönemi menkıbelerine gelecek olursak Hızır peygamberin Ayasofyanın yönünü kıbleye doğru döndürdüğüne inanılan terleme sütununu görmüş olmalısınız.Oldukça ziyaretçi çeken ve içeride fotoğraf çektirmek için bile sıra oluşturan bir obje konumunda.İşyerimde Hamit arkadaşımla gittiğimde içeride iskeleler kurulmuş ve kubbe kısmında resterasyon çalışmaları tüm hızıyla devam ediyordu.Ayrıca Mimar Sinanında kendi döneminde burayı tamir ettiğini belirtmemizde fayda var.Konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan yapının mimarisinede biraz değinmek istiyorum.Kubbe içeren bir ibadethane olması bakımından camilerede rol model olmuş bir yapıdır.Camilerin kubbeli tarzda yapılması Ayasofyadan örnek alınmıştır.Zaten eski Bizans mimarisiyle inşaa edilen kiliselerde kubbelidir.Tekrar gezimize dönecek olursak ilk girişte 30 tl gibi bir ücret ödemeniz gerekecek.Daha cazip olması-bir senelik- bakımından 40 tl ye müze kart almanızı öneririm.Bana kalırsa bilet fiyatı oldukça yüksek zira içerideki çay bahçeleride bir o kadar astronomik düzeyde.Müzenin girişinde uzun kuyruklar oluşuyor ve ziyaretçilerin neredeyse yüzde doksana yakınıda yabanı turistlerden oluşuyor.Müze oldukça geniş bir alana kurulmuş.Ön girişte 1935 te-keza müzeye dönüştürüldüğü tarih- ortaya çıkarılan oniki havariyi simgeleyen kuzu şekilli heykelleri görmek mevcut.İmparator kapısından içeri girdiğinizde karşınıza geniş avlu çıkıyor.Bu avluya çıkmadan önce eski dönemlerde yaşamış bir Bizans kraliçesinin lahit şeklinde yapılmış mezar taşını görebilirsiniz.Kapılarda haç motifleri halen duruyor.Avlu tek parça beyaz mermerlerle kaplı ve zemin çok düzgün değil.Avluda İmparatorların taç giyme yeri ve yine Osmanlı döneminde kütüphaneye dönüştürülmüş bir alan var.Terleme sütunuda bu bölümde yerini almakla birlikte ayrıca hat sanatları sergileniyor.Hamit arkadaşımla burada bir çok fotograf çektirdikten sonra ikinci kata uzunca bir yoldan çıkılarak ulaşılabiliyor.Bu yolun bazı kısımlarında dini açıdan önem taşıdığına inandıkları kişilerin mezarları yer alıyor.İkinci katın duvarlarında İsa,Yahya ve Meryem motifleriyle süslenmiş eşsiz mozaikler mevcut.Ayrıca kubbeye kanatlı melek resimleri işlenmiş.Hepsi resterasyonla kazandırılmış eşsiz dünya kültür mirası kabul ediliyor.Bunların dışında dışarıdan giriş yapabildiğimiz vaftiz havuzuda görülmesi gereken bir eser.
Padişah türbelerde yine bu yerleşke içerisinde bulunuyor.Türbeyi arkadaşım Hamitle yaptığım gibi sizde ziyaret edebilirsiniz.Bunun için ayrıca bir ücret ödemenizde gerekmeyecek :) .Şu an ki görünümü ve içerisinde bulunan kültürel değerleriyle yapı tam olarak bir müzedir.Sadece müze olmaktan ziyade dışarıdan girilebilen ve yerleşke sınırlarına dahil küçük bir bölüm 1991 yılından beri cami olarak hizmet vermekte.Ayasofya Cami olarak isimlendirilmiş bu ibadethane küçük çaplı.Biraz belki konumuzun dışında olacak ama önemli bir mesele olduğu için değinme gereği duyacağım bir konu var.Malum ki uzun bir dönemdir zaman zaman bu yapının camiye dönüştürülmesi gerektiğine inanan bir kısım insanın seslerini yükseltme girişimleri oluyor.Ayasofyayı camiye çevirmek isteyen kesimin Ayasofya Cami diye bahsettiğim bu ufak çaplı yapıya gelip ibadet yapmamasını anlamak zor keza bizim gittiğimizde topu topu sadece 30 kişi ibadet ediyordu :).Doğru dürüst cemaatin bile olmadığı bir yerde böylesi önemli Dünya kültür mirası kabul edilmiş tarihi bir şaheseri kişisel kompleksler uğruna camiye çevirmek istemek ne derece mantıklı anlayabilmiş değilim.Bunu sorgulamak gerekiyor.Birde olayın sosyo ekonomik boyutunu hesaba katarsak o çevrede yaşayan insanların ve özellikle esnafın gelir kaynağının ne boyutta olduğunu görebiliriz.Dünyanın dört bir tarafından gelen turistlerin ekonomiye kattığı değeri saymıyorum bile çünkü gördüğüm kadarıyla boğaz köprüleri bile bu kadar hasılat elde etmiyordur.Açıkcası müze olarak kalması taraftarıyım.Zaten İslam dini açısındanda bakıldığında içeride ki objelerin ibadete uygunluk sağlamadığı görüşündeyim.Dışarıdan bir bakış açısıyla ön yargılı yorum yapanları anlamıyorum.Onlara tek tavsiyem bir kerede olsa böyle önemli bir şaheseri kulaktan dolma önyargısal tutumlarla değilde gidip birebir kendi gözleriyle görüp ziyaret ettikten sonra olumsuz algılarını tekrar gözden geçirme yoluyla gerçekleri kavrayacakları inancını taşıyorum.Hamit arkadaşımla yaptığımız maneviyata yolculuk turumuz çektiğimiz güzel fotoğraflar ve tarih kokan atmosferin üzerimizde bıraktığı etkilerle son buldu.  

0 yorum

Bisiklet Aktivitesinin Ülkemizdeki Etkilerine Genel Bir Bakış


Trafik keşmekeşi ile birlikte hayatımız hepten stres ile zaman kaybı ibaresinden oluşur hale geldi. Saatlerce süren dur kalklar sinirleri de haliyle altüst ediyor. Toplu ulaşımın maalesef rağbet görmediği ülkemizde bu yöndeki uçurum her geçen gün dahada büyüyor. Ulaşım araçları verimli kullanılmadığı gibi trafiğin başlıca çözümü olarak planlanan metrolarda maalesef ki istenileni veremedi. Toplumsal bilinç yapımız bu konuda evrilmeden sorunun çözümünün çok da fazla olacağı kanısını taşımıyorum. Geçmişten günümüze kadar bu konuda hiçbir ilerleme sağlanamadı. Alternatif ulaşım araçlarının kullanılmıyor olması ve bilinçsiz tüketici profilimizde bunda baş sorumlu bir konumda. Sadece tüketime dönük algılarımız sayesinde trafikteki araç sayısı artmış buna paralelde mutsuz ve stresli sürücü sayımızda aynı şekilde artmıştır. Modern batı toplumlarında alternatif ulaşım araçları aktif şekilde kullanılmaktadır. Bunların başında da toplumumuzda gerekli değerini bir türlü bulamamış olan bisikletleri örnek gösterebiliriz. Ulaşım amaçlı kullanılabileceği gibi aynı zamanda spor aktiviteleri içinde sıkça kullanılan bisikletler özellikle Fransa gibi Avrupa ülkelerinde hak ettiği saygıyı görmektedir. Fransa da özellikle bisiklet hayatla iç içe geçmiş durumda. Fransa Bisiklet Turunu malumunuz bilmeyenimiz yoktur. Özellikle Çin de dahi kalabalıklıkla birlikte artan araçların yol açtığı hava kirliliğini asgari ye indirme amaçlı bisiklet normal bir ulaşım aracı gibi kabul görüyor. Temelde kendi açımızdan bunun sebeplerini irdeleyecek olursak toplumsal dinamiklerimiz maalesef ki bu konuda duyarsız kalmıştır. Eğitim seviyesinin düşüklüğü de bu uçurumu daha da büyütmüş ve Dünya nezdinde kabul gören bu spor dalı ülkemizde gelişmemiştir. Şu anda sadece üniversite ve bisiklet derneklerinin organizasyonları ile aktiviteler tam manasıyla düzenlenebilmektedir. Bunun dışındaki istisnalardan söz edecek olursak mesela buna Cumhurbaşkanlığı bisiklet turunu gösterebiliriz. Ülkemizdeki bu spor dalının profesyonel manada ve küresel çapta isim elde etmesini belkide sağlayan tek organizayondur. Bisiklet kullanıcıları bu tip turların dışında neredeyse kendi imkanlarıyla bu sporu icraa etmektedirler. Genel olarak ülkemizin bu spor dalı için neler yapabileceğini de sorgulamamız gerekir. Mesela devletinde bu spor dalını geliştirecek ve özellikle de bisiklet kullanıcılarını daha da teşvik edip bu sporu sevdirecek adımları atması gerekiyor. Ne yazık ki günümüze kadar diğer spor dalları kadar bu spor dalı yeterli seviyede teşvik edilmedi. Halkımızında aynı şekilde duyarsız bazı özellikleri ön plana çıkıyor. Eminim ki bilinçli ve sadece problem yaratmak için yapmıyorlar. Bana kalırsa geçmişten gelen genlerimizde fazlaca vurdumduymazlık ve umursamamazlık gibi özellikler fazlaca var. Örnek vermek gerekecek olursak bisiklet yollarında piknikçilerin yaptıkları mangal ziyafetlerini gösterebiliriz. Zaten sadece belirli yerlerde kısıtlı imkanlarla var olan bisiklet yolları riyakar bir tavırla işgal edilmektedir. Çok fazla kendimizi düşünüyoruz hemde her konuda. Bireylere saygı kavramının ayaklar altına alındığı günümüzde belkide ikinci sınıf sporcu muamelesi gören bisikletçiler bu konuda yardım beklemektedir. Hem halkımızdan hemde devletimizden. Sıkıntılara değinmişken ikincil olarak araç sürücülerinin yapmış oldukları hatalardan bahsedebiliriz. Deminde belirttiğim tarzda bisiklet yollarını işgal etmekle kalmayıp aynı zamanda neredeyse yolda bisikletçi arkadaşlarımızı ezecek yapıda bir tutum sergiliyorlar. Sadece kendi var olma çabası içinde bulunan bu insan profili ciddi manada yollarda tehlike saçıyor. İnsanımıza özgü olduğunu düşündüğüm bu hatalar zincirini kırmak aslen iyi bir eğitimden ziyade toplumsal ahlak normlarının yeniden belirlenmesi ve bireylere empoze edilmesiyle çözülebilecek. Açıkcası benim sadece bisikletliler değil özellikle gözlemlediğim kadarıyla engelli yurttaşlarımıza karşıda belirli bir sorumsuzluğu var. Yollarda engelli yurttaşlarımıza öncelik tanımıyoruz. Neredeyse hayatlarını riske edecek tarzda hareket ediyoruz. Geçenlerde izlediğim bir video gerçekten bende şaşkınlık yaratmıştı. Bisikletle yolda giden bir arkadaşımıza otobüs içinde bulunan kendini bilmez bir yolcu ''ezelim gitsin'' diyordu. Bu tarzda yaklaşımı olan neredeyse insan bile diyemeyeceğimiz bu şahıslarla aynı havayı solumak bile bence sorunun tam içinde yer aldığımızın bir kanıtıdır. İnsanların bisiklet gibi ölümlerle sonuçlanabilecek bir spor dalı için daha duyarlı olmasını bekliyoruz. Geçtiğimiz dönemde maalesef arkadaşlarımız bu zihniyetin kurbanı olup hayatlarını kaybettiler. Aslında onları ölüme götüren dört tekerlekli metal gövdeli mekanik aksanlı bir araç değil bir zihniyetti. Bisikletçi cinayetlerinin bir an önce son bulmasını diliyorum. İlkokul çağlarında benimde peugeot marka bir bisikletim vardı. Okul çıkışlarında gezip tozardık. Gerekli ilgiyi o dönemlerde gösteremediğim için zamanla bisikletim bodrumda paslanıp kullanılamayacak duruma geldi. Demek istediğim en azından her birimiz bir dönem bisikletle tanıştık. Bisikleti olsun veya olmasın hepimizin bu yönde ortak bir paydası var. Kimimiz bunu dahada geliştirip hobi haline getirdik,kimimizde sadece heves giderip bu aktivitemizi tamamen unuttuk. Bisikleti aslen sadece iki tekerleği,bir selesi olan demir bir objeden ibaret görmemek gerekir. Bisiklet doğadır,bisiklet umuttur,kardeşliktir,arkadaşlıktır, ortak bir amaca dönük birleştirici bir etkendir. Bisiklet sürdürülebilirliktir,yaşama saygıdır,dünyada mazota ve egzosa karşı yegane bir başkaldırmadır. Dediğim gibi bir bütünün ilkeler haline getirilmiş şeklidir. İnsana ve tabiata karşı sorumluluk bilinciyle özdeşleşmiştir. Spor yönüyle bakacak olursak ta doğanın insanlara sunduğu vücudumuza karşı yerine getirdiğimiz ödevimizdir. Zincirleri kopararak dünya ile bir olma,sınırları ortadan kaldırarak insanları kucaklayan evrensel bir idealdir. Ayrıca motorlu taşıtlar gibi kimsenin canına kastetmeyen masumane bir araçtır. Bisiklet sağlıklı zinde olmak demektir. Özgürlüğün sınırsızlılığının vücut bulmuş şeklidir. Bisikletçileri kısaca 10 maddede tanımlayacak olursak;

1-Barışçıldırlar
2-Çevreye ve insanlara karşı saygılıdırlar
3-Özgürlükçülerdir
4-Evrensel normlara göre kucaklayıcı ve birleştiricilerdir.
5-Tabiatla dostturlar
6-Kompleksleri yoktur gayet rahattırlar
7-Paylaşımcı ve arkadaş canlısıdırlar
8-Kişisel kuruntuya düşmemekle birlikte sadece kendilerini düşünmezler
9-İdealleri olan insanlardır, sebep sonuç ilişkisine bakmazlar
10-Kendi çıkarlarından ziyade toplumsal çıkarları gözetirler



Kısaca bu sporun özüne de kısaca değindikten sonra bizimde tek umduğumuz bu branşın uluslararası norm ve kriterlere bir an önce ulaşmasıdır. Olumlu hiçbir şey olmuyor mu diye soracak arkadaşlarımız olabilir. Aslında belediyeler nezdinde bazı projelere rastlıyoruz. Bu bile bence hayata geçmese de önemli bir atılımdır. Bisiklet yollarının yaygınlaştırılması,bisiklet kiralama imkanlarının daha fazla sağlanması gibi atılacak daha bir çok adım var. Ayrıca belediye otobüslerinin bisikletli arkadaşlarımız için dizayn ettiği araçlarda olumlu bir gelişme sayılabilir. Bazı AVM'lerin girişinde yer alan bisiklet standları da önemli bir ilerleme. Belirli muhitler dışında altyapımız ne yazık ki çok zayıf. Ödenekleri arttırarak bu yönde ilerleme sağlanabilir. Bisiklet yollarının işgalini engellemek içinde devlete belirli görevler düşüyor. Bu sadece bisikletçi arkadaşlarımızın protesto ve eylemleriyle sonuca ulaşabilecek bir konu değil. Devlet bu yönde cezai yöntemlerini sıkılaştırmalı ve tavizsiz bir şekilde hiç taammülsüz bu işgalcilere gerekli ceza ve yaptırımları uygulamalıdır. Ancak sonuca böyle gidilebileceğini düşünüyorum. Denetlemelerin daha sık ve rutin uygulanması gerekiyor. Birde bisiklet organizasyonlarına değinmekte fayda var. Maalesef ki bir çok arkadaşımız bu organizasyonlar için gerekli desteği görmüyor. İmkanların arttırılıp daha cazip bir hale getirilmesi gereken bu organizasyonlar bireysel bazı çabalarla gerçekleşebiliyor. Valilikler,belediyeler ve kamu kurumlarının destekleriyle bu etkinlikleri dahada artırmasını ve insanlarımıza bisikleti daha mümkün kılınabilir bir hale getirmesini umut ediyorum. Ülkemiz jeopolitik anlamda da bisiklet için çok uygun. Kapadokya,Çanakkale,Marmaris vb.. gibi turlar yıl içerisinde daha çok tekrarlanmalıdır. İstanbul içinde dahi doğa ile iç içe bir sürüş alanı bulmak zorlaştı. Doğanın ve yeşil alanların yok edilmesi imkanları her geçen gün kısıtlamaktadır. Şehir içindeki monotonlaşmış hayat,hava kirliliği ve her geçen gün kontrolsüz çoğalan araçlarda bisikletçiler için olumsuz etki yaratmakta. İmkanların genişletilebilmesi ve hayat standartlarımız yükseltilebilmesi için bu etkilerin olabildiğince aşağıya çekilmesi gerekiyor. Ülkemizde bisikletçi sayısı ne kadar artarsa doğru orantılı olarak ta o kadar gelişiriz. Hem bireysel anlamda hemde ülke anlamında belirli bir seviyeye ulaşmak gibi bir düşüncemiz varsa bu yönde atılacak belkide ilk adım bu spor dalının yaygınlaştırılması olacaktır. Atamız ''sağlam kafa sağlam vücutta bulunur'' demiş. Şimdilik kazasız belasız iyi sürüşler...

0 yorum

Bodrum Gezisi ve Efes Antik Kenti


Ülkemizin tatil yerleri aklımıza ilk geldiğin şüphesiz Bodrum baş sırada gelir.Antik adı Halikarnas olan Bodrum, tatil amacına dönük olarak ilk cumhuriyet yıllarından itibaren bilinmeye başladı.Daha sonra yazar ve şairlerin uğrak mekanı haline gelen bu belde tercih edilen yerler bakımından ilk sırayı almıştır. Özellikle yaz aylarının getirdiği rehaveti atmak için tatil insanlar için gerekli bir aktivitedir. Stres ve günlük yaşamın monotonluğundan sıyrılmanın en başlıca yolu iyi bir tatil evresi geçirmektir. Ayrıca soğuk ülkelerden ülkemize gelen turist yoğunluğunu da hesaba katarsak turizm kendi içinde bir çok dala ayrılmış bir şekilde insanların geçim kaynağı olmayı sürdürmektedir. Geçmişten günümüze ülkemizin jeopolitik konumu itibariyle turizm cenneti olması kaçınılmaz bir hal almıştır.Temel olarak tatil yapmak pratikte sadece denize girmek olarak algılanmamalıdır.Özellikle tarihsel olarak geçmiş medeniyetleri barındıran bir konumda yer alan Anadolu ''kültür turizmi'' olarak adlandırılan bir tatil anlayışınıda beraberinde getirmektedir.Kapadokya,Efes Antik kenti,Meryem Ana Evi,Roma döneminden kalan tiyatrolar hepsi bunlara çok güzel örneklerdir.Ayrıca özellikle Fethiye bölgesinde gerçekleştirilen yamaç paraşütü aktiviteleride unutulmamalıdır.Deniz sporları,rafting vb.. dallarda ayrıca aktiviteleri çeşitlendirmektedir.Doğa koşulları ve dört iklimi barındıran bir kuşakta bulunmamızda her yönden turizmden ekmek yiyen insanlarımız için bir nimettir.Kısaca genel hatlarıyla bu konuya değindikten sonra asıl konumuzu teşkil edecek olan Bodrum gezi notlarımız geçiş yapabiliriz.Bodrum gerek ulaşım gerekse eğlence mekanlarının bir arada bulunduran nadide tatil muhitlerinden birisidir. Özellikle yaz aylarında turist patlaması yaşayan bu ilçe her yönden turistik ihtiyaçları karşılamakta. Gerek demin belirttiğim tarzda kültür turizmi,gerek deniz sporları branşları gereksede eğlence konusunda diğer beldelerden bir adım öndedir. Aynı şeyi doğal güzellikleri için söyleyemeyeceğimi de belirtmek isterim. Özellikle nezih ve sakin ayrıcada doğayla içiçe bir yer arayan turistlerin ihtiyaçlarını pek karşılamayacak bir yer bana kalırsa.Bodrum daha çok eğlence düşkünü insanlar ve sadece bu amaca hizmet eden barlarıyla ünlüdür.Ayrıca kendi içinde yer alan bir çok semtide ayrı özellikleri nispetinde ayrıcalıklıdır.Bunları ayrı ayrı sayacak olursam...

Gümbet;Bodrum merkeze sadece 10 dk lık minibüs yolculuğuyla gidilebiliyor.Merkeze en yakın semtlerden birisidir.Eğlence mekanlarıyla ve çılgın gece yaşamıyla bilinir.Yanılmıyorsam adını hatırlamadığım ve barlar caddesi üzerinde bulunan iki gece kulübü ünlüydü.Bunların dışında bir çok bar bulunmasına rağmen bunların çoğu sıradandır.Sıradan kategorisine soktuğumuz bu yerler kendi garsonlarını çıkartıp oynatarak turistleri eğlendirirler.Ben gittiğimde burada sahilde yer alan Otel Nagide kalmıştık.Denize sıfır bulunan bu otel havuzu ve diğer hizmetleri bende olumlu izlenimler uyandırmıştı.Ayrıca şunuda belirtmemde fayda var ki Gümbet sahilleri ve özelliklede denizi aşırı bulanık ve kirli.Her ne kadar mavi bayrak asılmış olsada kanımca çok fazlada itibar edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.Sadece deniz amacı güden tatilciler için burası hayal kırıklığı yaratabilir.Gece sahil boyunca plaja kurulan ışıklar eşliğinde yemek yiyebilirsiniz.Genellikle Bodrumun heryeri gibi burası oldukça kalabalıktır.

Bitez;Bodrum merkeze 25-30 dk lık bir mesafede bulunur.Sığ,temiz ve berrak plajıyla bilinir.Akşamları tenha olur ve o aşırı ve sıkıcı kalabalık görülmez.Eğlence yerleri sınırlıdır.Plajı mavi bayraklıdır.Ben özellikle sadece deniz amaçlı gidecek tatilcilere Bitezi öneririm.Bunların dışında yeşil alanlarıda oldukça fazladır.Bodrumun diğer yerleri baz alınacal olunursa yozlaşma en asgari seviyededir.

Turgutreis;Bodrum merkeze 35-40 dk lık bir mesafede yer almaktadır.Özellikle merkezde bulunan plajı temizdir.Eğlence yerleri Bodrumun herhangi bir yeri gibidir.Özellikle deniz feneri ve sahil kesimleri gezilmeye değer.Bunun dışında genellikle orta yaşı geçmiş,sessizlik ve sakinlik isteyen kesim tarafındanda tercih edilebilmektedir.

Yalıkavak;Bodrum merkeze 40-45 dk lık mesafede bulunur.Genellikle hitap ettiği kesim daha seçkin ve daha farklı bir tatil geçirmek isteyen tatilcilerce tercik edilir.Yer yer bulunan plajları bakımlı ve temizdir.Doğal bitki örtüsü ve villalarıyla bilinir.Kalabalıklık ve yozlaşma görülmemekle birlikte bu muhitin otelleride diğerlerine göre oldukça yüksektir.Ayağını yorganına göre uzatmak isteyen tatilcilerin uzak durmasını tavsiye ederim.Ayrıca genelleme yapacak olursak tatilciler için pahalı bir semt olma özelliği taşır.

Bodrum Merkez;Bodrum denilince ilk akla gelen merkezdir.Özellikle marinası ve kalesiyle bilinmektedir.Bodrum kalesi içinde bir çok arkeolojik deniz batığının,testilerin ve diğer objelerin bulunduğu bir yarı açık müzdir.Ayrıca içerisinde Şişecamın desteğiyle kurulmuş arkeolojik cam eserleri sergilenmektedir.Bodruma hakim bir yerde bulunan kaleden bodrumun eşsiz fotoğraflarını çekebilirsiniz.Tarihsel geçmişini hatırlayamayacağım kale ,gerçekten bu yönüyle sıradan bir kale olmaktan çıkmakta ve tam manasıyla müze işlevi görmektedir.Merkez diğerlerine kıyaslandığında açıkcası çok fazla bir avantaj sunmuyor.Sahilinde bir çok kafe ve restoranda sahip.Ayrıca daha önce bahsettiğim yat marinası mevcut.Şehire ayak bastığınız otobüs terminali burada bulunuyor.Ayrıca her köşe başında banka şubeleri ve bankamatikler dikkatimi çekmişti.Köşe başlarında satılan kaktüsün meyvesi meşhurdur burada.İncire benzeyen bu meyve yararlıdır fakat fazla yenmemesi tavsiye ediliyor.Tatilciler her daim buradan para çekiyorlar ve tabi pahalılıktan para dayandıramadıkları bir gerçek :).İsterseniz buradan tekne turlarıyla adalar ve mavi turlara çıkabiliyorsunuz.Saat 10.00 gibi başlayan bu turlar 17.00 a kadar sürüyor.Teknenin demirlediği koylarda yarım saate yakın dilediğinizce yüzebiliyorsunuz.Öğle yemeğinizi teknede yiyorsunuz.Bunun dışında ekstradan yediğiniz ve içtikleriniz ayrıca ücretlendiriliyor.Tur fiyatı ben gittiğimde 25 tl idi.Muhtemelen değişik tur şirketleri değişik fiyat uygulamaları gerçekleştiriyor.


Efes Antik Kenti;Efes Antik kenti için tur şirketleri burada ayrıca hizmet veriyor.Bu turunda ücreti ben gittiğimde 70 tl civarıydı.Efes Antik kenti bilindiği üzere İzmir-Selçukta bulunmakta.Otobüslerle yaklaşık 5 saat kadar sürüyor.Birde üstüne yolculuk esnasında anlaşmalı incik boncukcular da satış amaçlı verilen molalar eklenince yolculuk daha bir çekilmez oluyor. Özellikle burayı ziyaret edecek ziyaretçilerin yanlarında su bulundurmaları ve muhakkakki şapka takmaları tavsiye ediliyor.Çünkü oldukça geniş bir alanda bulunan bu kentte ihtiyacınızı karşılayabilecek hiç bir şeyin satılmıyor olması gösterilebilir.Tur şirketine göre değişiklik gösterebiliyor fakat müşteriler farklı fiyat politikalarıyla aynı otobüste seyahat ediyorlar :) Özellikle otelden tur bileti alan tatilciler tabiri caizse birazcık daha fazla kazıklanıyorlar.Otobüste eğer sohbet esnasında tesadüfen mevzu bahis konu açılırsa bunun farkına varabiliyorlar.Tatilcilere tavsiyem özellikle otellerinden tur bileti almamalarıdır.Dışarıdaki tur şirketleri bunları daha cazip ve rekabetçi fiyatlardan satıyorlar.Her neyse Efes Antik kentine yeniden dönecek olursak kısaca buradaki helenistik dönem kalıntıları oldukça dikkat çekicidir.Özellikle tuvalet amaçlı yapılan ve alttan kanalizasyon teşkilatı bulunan-günümüzde dahi ülkemizde ilkel metodları düşündükçe-yapı dikkatimi çekmişti.Ayrıca kentte bulunan opera binası eski helenistik dönemde meclis olarak seçkinler tarafından kullanıyormuş.Pazarın kurulu bulunduğu alan ve Efes deyince ilk akla gelen tapınaklar buranın görülmesi gereken bir yerleri olarak özetlenebilir.Ayrıca Nike olarak bilinen simgenin ilk halini görünce şaşıracaksınız.Tapınağın üstünde yer alan ve yerebatan sarnıçında da bulunan Tanrıça Medusa mozaiğide görülmesi gereken objeler arasında yer alıyor.Güya buraya gelen kötü niyetli kişileri gözlerinden çıkan kıvılcımlarla taşa dönüştürdüğüne inanılıyormuş.Aslında kötü bir Tanrıça ama kenti koruyan bir Tanrıça niyetine kötü niyetli kişileri korkutma amaçlı kullanılan tasvirleri var. Efes Antik kenti şu an bile kazıları ve resterasyon çalışmaları devam eden bir yer.Blok blok ve sütun sütun tespit edilip çıkarılan parçalar aslına uygun şekilde sanki bir yap boz misali tekrar oluşturulmaya çalışılıyor.Tabi arada bazen bulamadıkları eksik parçalarda olabiliyor.Bunların yerine kendi oluşturdukları parçaları kullanıyorlar aslına uygun olmak koşuluyla.Kentin kurulma hikayeside ilginçtir ki kısaca değinecek olursak kenti kurmakla görevli olan keşiş o dönemin büyücüsünden bir nişane istiyor.Büyücü ise ona avlandığı yerde ne zaman bir domuzla balık görse oraya şehri kurmasını söylüyor.Keşiş olan kişide şu anki bulunduğu yerde domuzla balığa rastladığından şehri burada inşaa ettiriyor.Fakat ilginçtir ki şehir eskiden bulunduğu mevkinin şu an çok uzak bir yerinde bulunuyor.Zamanla meydana gelen heyelanlar,depremler ve tabi afetler şehri denizden uzaklaştırmış.Şehir denizden uzakta bulunuyor ama bir zamanlar deniz kenarında bulunuyormuş.Ayrıca buraya gelmeden öncede deprem,salgın hastalıklar vs.. gibi sebeplerle başka bir yerde bulunuyormuş.Daha sonradan kralın emriyle bir kaç sefer yer değiştirmiş.Kısacası Antik kentin anlatılacak daha çok bu çeşit hikayesi var.Gideceğiniz iyi bir tur rehberiyle daha çok bilgi sahibi olabilirsiniz.Kısacası benim Bodrum ve Efes Antik kenti izlenimlerim kısaca bu bilgilerden oluşuyor.Ayrıca uzun bir otobüs yolculuğu yapmak istemeyenlerdenseniz Bodruma uçak seferleri ile ulaşmanızı tavsiye ederim.Otobüs yolculuğu oldukça sıkıcı ve yaklaşık 12-13 saat kadar sürüyor.Yinede istediğiniz verimi tam olarak elde edebilmek için nasıl bir tatil geçirmek istediğiniz önemli.Buna karar verip ona göre şekillendirebileceğiniz bir planınız olsun.Kısacası tatili sadece eğlence,deniz-kum ve güneşten ibaret görmeyenlerdenseniz Bodrum tatili beklentilerinizi çok fazla karşılamayacaktır.Bu kriterleri gözeterek seçminizi yaparsanız oldukça memnun kalacağınızdan eminim.Şimdilik Hoşçakalın...

0 yorum

Motorcu Cinayetleri ve Toplumsal Gerçekler


Ülkemizde ki bisiklet aktiviteleri gibi motorda kimileri için önemli bir aktivitedir. Ve hiçte azımsanamayacak kadar kalabalık olan bu kitle görmek,gezmek ve en önemlisi de yeni bir şeyler keşfetmek amacıyla motor üstünde kilometrelerce mesafeyi kat ediyor. Özgür bir ruhun en yalın şekliyle dışa vurumu olarak görülmesi gereken bu aktiviteyle insanlar çok değişik deneyimler yaşamakta ve bu özgürlüklerini de sonuna kadar kullanmaktadırlar. Esasında geçenlerde yaşanan üzücü olayda gelinmesi gereken nokta toplumsal yapımızdır. Kitlesel dinamiklerimiz bir türlü sorun çözme ve empati kurma noktasında istenilen seviyeye gelemiyor. Yani bilinç seviyemiz insan ilişkilerinde kaba bir düsturla en alt seviyede. İkili ilişkilerde ve iletişimde kendimizi ifade edemiyor ve altta kalma kompleksiyle beklenmedik tepkiler geliştiriyoruz.
 Maalesef ki evvela insanı tanımıyoruz. Faailiyet ve aktivitelerin ne amaçla yapıldığı veya insanların aslında neyi amaçladığından bi haberiz. Her zaman şiddeti ilke edinip vahşi bir eylemi gerçekleştirmek kimileri için çok basit ve sıradan bir olay. Bu ister gasp olsun, ister kendi istediği bir şeyi başkalarına yaptırmak olsun, yada bir fikri birilerine empoze ettirmek olsun her alanda karşımıza çıkmakta. Eğitim seviyesinin de insani davranışlarda ki etkisi göz ardı edilemez ki malum bu konuda hangi seviyede bulunduğumuz bilinen bir gerçek. Bunların dışında samimiyet ve hoşgörü gibi vicdani olarak herkeste bulunan duyguları gözden geçirmemiz gerekiyor. Tek düze sadece maddi kaygılarla hareket eden ve bunu elde etme pahasına insani erdemlerinden feragat eden insanlar var maalesef. Bu insanların yaptığı bu tip şiddet eğilimli eylemler bütün topluma mal edilen bir metaya dönüşüyor. Tabi ki böyle bir kaç kişinin kendini alakadar eden hastalıklı ruh halleri toplumun genelini zan altında bırakamaz. 
 Fakat vicdanımızı sorgulamamız gereken bir çok mesele olduğunu belirtmekte fayda var. Sorgulamamız gereken meselelere kısaca değinecek olursak, turizm veya sosyal faaliyet amacıyla ülkemize gelip hayatını kaybeden doğa ve macera tutkunlarını da ayrıca unutmamak gerektiği düşünüyorum. Bunların başında da altı sene önce gelinlikledünya turuna çıkıp İzmit yakınlarında öldürülen İtalyan sanatçı Giuseppina Pasqualino di Marineo geliyor. Ayrıca geçen sene bisiklet turuna çıkan Japon turist Mai Kurihara'da Kapadokya da vahşice katledilmişti. Ve en son ki hadiseyle içimizden birileri olan Engin Öksüz ve Abdullah Türk isimli iki motorcu arkadaşımızı yıldızlar ülkesine uğurladık.Kısacası bu yaşananlar ülkemizde ki insanların kim ne derse desin,hangi kitap neyi yazarsa yazsın veya birileri misafirperverlikten istediği kadar dem vursun aslında batısından doğusuna ne denli birbirinden kopuk ve tahammülsüz olduğununda bir bakıma ispatıdır.

0 yorum

İnanç Özgürlüğü Nasıl Olmalı..?


İnanç noktasından ele aldığımız her konunun anahtarı aslında insan vicdanında yatmaktadır. İnançsal düşünceleri bir kalıba sokamaz tek bir doğruyu dayatamazsınız. Kişi neye nasıl inanmak istiyorsa o şekilde sorgusuz ve hatta sualsiz bir şekilde saygı göstermeli,inanma hürriyetinin önünde dikilmemeliyiz. Toplumumuz tarihten günümüze aynı inanç fakat farklı yorumekseninde evrilmiştir. Alevilik ve cemevi tartışmaları oldukça uzun bir süredir gündemi meşgul ediyor. Camilerde olduğu gibi cemevleri de ibadet amaçlı kullanılan mekanlardır. Kişi inançlarının tenazur ettiği yerlerdir. Toplumsal ihtiyaçları karşılayacak inanç özgürlüğü her kesime gereklidir hatta hem su hemde ekmek gibi. Böyle olduğu bilindiği halde inanç özgürlüğünü gereksiz sebeplerle genişletmeyip belli bir kalıpta benimsetme girişleri sonuçsuz kalacaktır. Daha düne kadar başörtüsü için istenen talepler güç ve erk ele geçince diğer azınlıklardan esirgenmeye başlandı. Geçmiş donemde askeri vesayetin başörtüsü dinde gerekli değildir açıklaması ne derece itibar görmüyorsa su anda da cemevi ibadethane değildir demek ayni derecede itibar görmüyor.
 Tek kutuplu ele alinan bir mesele çözüme kavuşamaz. Toplumsal eşitlik sadece eşit haklarla mümkün olabilmektedir. Özgürlükçü bir dirayetle hareket etmesi gerekenler oy potansiyeline göre belirli bir sistem sağlamaya çalışıyorlar. Maalesef ki bu tutum şiddeti topluma dayatıyor. Şiddetin her türlüsünü bu politika besliyor. Yapılması gereken siyasi çıkarlardan arınıp olaya sadece vicdani bir gözle bakmaktan geçiyor. Toplumun her kesiminin sağduyulu olması gerek. Geçmişte mağdur olduğunu söyleyenler maalesef ki günümüzde mağduriyetleri artırıyorlar. Toplumun bir kesiminin belirlediği inanç özgürlüğüne devlet dahil hiç kimsenin karşı durmaması gerekir. Devletin yapması gereken sey sadece çatı görevi görmektir. Kişilerin inançları üzerinden halka ayar vermeye son vermelidir. Yok böyle değildir de şöyledir gibisinden bir ibare asimile etme dönüştürme çabalarının bir sonucudur. Önceden kimi insanlara zorla dayatılmak istenen bir dil bugün ki haliyle benzer koşullarda Alevilere Sünni İslam olarak kabul ettirilmeye çalışılıyor. Çoğunluğun desteğiyle azınlıklar etki altına alınıp belirli dayatmalara maruz kalabiliyorlar. Çözümsüzlük esaslı bir politika uygulanmakta.
 Batı Avrupa ülkelerinde mezhepsel mozaiğin korunması için inanç hürriyeti sınırsız bir şekilde bireylere tanınmaktadır. özgürlük alanı en geniş açıdan çalışma koşullarını da içine alacak şekilde bireye inancı doğrultusun da izin hakki verecek derecede olanaklar sağlıyor. Devlet tam manasıyla orada sadece çatı görevi görüyor. Kişinin nereye,neye ve ne zaman, ne şekilde inanacağına devlet karışmıyor görüş belirtmiyor. Demokrasinin evrensel değerlere dönüştüğü 20yy. tüm insanlara aynı eşitçilik fırsatı sunuyor. Irk,dil,din,mezhep ve kültürel farklılıklar gibi ayrıştırıcı öğeler sadece zenginlik ve çeşitlilik gibi pozitif yönleriyle ele alınmalı. Olumsuzluklarının insaniyet namına bir getirisi olmayacağı çok açık. Öyle ki buna rağmen siyasi rant, çıkar ve menfaatler bu öğelerin olumsuzluklarını insanlara dayatabiliyorlar ki bunun herkesçe bilinen adı da faşizmdir. Oysaki bu değerler dünyanın kültürel hazineleridir ayrıca özünde ayrıştırıcı değil birleştirici etmenlerdir. İnsanın, bütün değerlerin(din,dil,milliyet,cinsiyet ayrımcılığı vb.. )üzerinde tutulmasına hümanizm denir. Kısacası hümanizmin egemen olduğu bir dünyada gerçek barış ve özgürlükler olacaktır.
 Spesifik olarak her insan var olma mücadelesi verir. Bu mücadelede kendi kimliğini de yanında bulundurur. Bu kimlik ölene kadar onu takip eder. Çünkü var oluşuyla birlikte oluşturulmuş bu kimlik değiştirilemez. Toplumları oluşturan bireyleri birey yapan bu kimliklerdir. Kimi zaman doğal yolların haricinde başvurulan yapay bir takım girişimlerle bu süreç durdurulmaya ,değiştirilmeye ve asimile edilmeye çalışılmaktadır. Devletlerin nüfuz alanlarını genişletmek adına ortaya koyduğu bu antidemokratik adımlar kişi haklarını ihlal etmekte ve kültürel soykırıma yol açmaktadır. Azınlıkların sahip olduğu değerler çoğunluğa uydurulmaya çalışılıyor. Ne yazık ki bu durum yayılma politikasına alışık kimi çevrelerce olağanmış gibi aksettiriliyor. Kültürel erozyona uğrayan bir millet var olamaz. Önce dilini hedef alırlar sonra inancını en sonda kültürüne son darbeyi indirirler. Sonrada sizin dininiz ve kökeniz bize dayanıyor diye zırvalarlar. O toplum artık her konuda soykırıma uğramış ve neticede kendi benliğini unutmuştur. Tanrının kendine verdiği emaneti koruyamamış zenginliğini kaybetmiştir.
 Sömürgeleştirme döneminde batı devletleri önce Hindistan ve Afrika'yı daha sonrada bütün dünyayı kolonileştirmişti. O dönemlerde işgal ettikleri ülkelerin yerel haklarını da vahşi bir asimilasyondan geçirmişlerdi. Bu halkların maddi ve manevi bütün varlıklarını faşizmin en vahşi şekliyle sömürdüler. Çıkar ilişkileri ve para isin içinde yer alınca bu toplumlar canavarlaştı. Günümüzde ki devlet algısı da bu yöndedir. Dün olduğu gibi bugün ve yarında bu canavar doymak bilmeyecektir. Güçlenme hırsı beraberinde ezme ve yok etme dürtüsünü de getirmekte. Ne yazık ki bu vahşi düzen de azınlık haklarını koruyacak uluslararası bir anlaşma yok. Demek oluyor ki toplumların kendi kaderlerini kendileri çizmesi gerekecek. Bu da sinirsiz bir mücadeleyle mümkün olabilecek.