0 yorum

Sofie'nin Dünyası



Norveçli yazar Jostein Gaarder tarafından kaleme alınan bu kitap büyük küçük demeden yediden yetmiş yediye herkese felesefenin tam olarak ne olduğunu eğlenceli hikayesiyle aşılamaya çalışıyor.Felsefe geçmişten günümüze fikirlerin çatışması olarak ön plana çıkan bir bilim dalıdır.Genel olarak felsefe, Yunan Helenistik döneminden beri sürekli yeni fikirlerle gelişim halinde. Jostein Gaarder de hikayesinde bu karmaşık durumu en basite indirgeme amacıyla yarattığı Sofie karakteriyle okurlarını geçmişten günümüze bir yolculuğa çıkartıyor.Bu yolculuk ustaca işlenmiş senaryosuyla hem bilgilendirme hemde eğlendirme amacı güdüyor.Kitabı elinize aldığınızda konuların sanki on beşli yaşlara yazıldığı izlenimi alabilirsiniz, fakat içerisinde ki bilgilerin yalın ve sade anlatımı belkide bu zamana kadar çekinerek uzak kaldığınız felsefeye sizi bir nebze olsun yakınlaştırabilir.Kitabın özetine gelecek olursak;



Hikaye Sofie ve ailesinin yaşadığı ufak bir evde başlıyor.Liseye giden Sofie genel olarak başarılı bir öğrenci olmakla birlikte oldukça da sorgulayıcı bir mizaça sahip. Ayrıca etrafında gördüğü her şeyi tanımak isteyen dünyaya daha değişik bir bakış açısıyla bakarak yeni bir şeyler öğrenmeyi amaçlayan bir öğrenci ruhu taşıyor.Hal böyle olunca da nereden geldiği belli olmayan yazarı meçhul bir filozof tarafından belli aralıklarla mektuplar almaya başlıyor.Mektuplar felsefenin genel yasalarıyla birlikte eski filozoflardan bilgi almasını sağlayacak metinlerden oluşuyor.Mitlerden eski dinsel doğmalara,ahlak,etik ve inanç felsefesine kadar geniş perspektifte konular var.Tabi Sofie de merakıyla mektupları tek harfine varıncaya kadar dikkatlice okuyor.Yazarın Sofie ismini bu kıza vermesinin de özel bir sebebi bulunmakta. Sofie ismi bizimde çok iyi bildiğimiz Ayasofya dan geliyor.Yani kelime olarak ''Kutsal Bilgelik'' gibi bir manası var.Kitabın kapağında da tavşan resmiyle atıf yapılan şapkadan çıkan tavşan önermesi oldukça dikkat çekici.Bu önermeye kitap ta ayrıca bir kaç yerde rastlayabilirsiniz.Bu önermenin açıklamasına gelecek olursak; her insanın evreni farklı algılama mekanizması var.Dünyayı hep küçüklükten beri şartlandırılmış belli kıstaslarla öğreniyoruz.Filozoflara göre dünya aslında çok garip ve normal olmayan bir çok etmen barındırıyor.Bizlere bu garipsemeler olağan akışıyla çok normal ve sıradanmış gibi görünüyor çünkü dediğim gibi daha ilk doğumdan beri dünyada ki varlık ve olaylara kendimizi alıştıra alıştıra uyum sağlıyoruz.Eğer ki bu enteresan dünyayı bir sihirbazın gösterisinde ki tavşana benzetecek olursak bizler ise bu sihir gösterisinden bihaber olan ve tavşanın tüyleri arasında rahata alışmış ve her şeyi olağan karşılayan sıradan insanlarız.Hiç bir zaman bu mucizeyi gerçekleştiren sihirbazı görmeyi istemeyeceğiz çünkü tavşanın tüyleri arasında algılarını tavşana göre köreltmiş bireyleriz.Yalnız filozoflar bu garipsemenin farkındadır ve arada sırada kendi sınırlarını aşarak tavşanın tüylerine tırmanıp sihirbazı görmeye çalışırlar.Normal insanlarla filozoflar arasında ki fark budur.Sihirbazı gerçekten gören bir filozof var mıdır bunu belki hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz fakat felsefenin insan ufkunu genişlettiği de bir o kadar gerçek. Sofie ismini dahi bilmediği meçhul filozofundan mektuplar almaya devam eder.Eski Yunan filozoflarından Platon,Sokrat ve Aristotalesten değerli bilgiler edinir.Hikaye bu şekilde devam ederken ve tabi biz okuyucularda temel felsefe derslerini en yalın haliyle zevkle alırken birden değişik mektuplar almaya başlar Sofie. Ama bu mektuplar meçhul filozoftan gelmiyor sanki onu her an izleyen ve yönlendiren ve her şeyi bilen biri mektup göndermeye başlıyor.Kitap bu yönüyle biraz kafa karışıklığı yaratabilir. Zaten konusuyla da felsefeye hizmet eden bir kitap olduğu da bu yönüyle unutmamalı.Yazarın kızına yazdığı mektuplar kitap karakteri Sofie olarak karşımıza çıkıyor. Sofie kendisini yaratan kitap yazarını hür iradesiyle tanımlayabiliyor fakat her hareketi onun kontrolü altında.Bunu yaşantımızın her anının Tanrı tarafından yönetilmesi şeklinde bir örnekle açıklayabiliriz.Kitap yazarı da esasında kitabın içinde bir karakter yani dediğim gibi kitap biraz kafa karıştırıcı aslında. Sofiede kendi hür iradesiyle kitabın içinden çıkmaya çalışıyor yani yazarın bilincinin içinden.Kendisine mektup gönderen filozofta ,Sofie gibi yazarın beyninde yarattığı bir karakterden başka bir şey değil.Yazarın beyninin zincirlerinden kurturma çabaları kitabın asıl konusunu oluşturuyor fakat her sayfa felsefik bilgilerle aydınlatılmış.Orta çağ düşünürlerinden Kant,Spinoza,Descartes ile birlikte yakın çağda yaşamış Fraud, Nietzsche ve Marx da kitapta yer alan karakterlerden sadece bir kaçı.Ele alınan konulara aslında yüzeysel ve basitleştirilmiş felsefe de diyebiliriz.Felsefeye yeni başlayanlar için gerek konusuyla gerek akıcılığıyla oldukça faydalı bir eser olduğu inancındayım. Sofie'nin akıbetine gelecek olursak kitabın finalinde yazarın beyninden filozofla birlikte çıkmayı bir şekilde başarıyor ve hikayede bu şekilde son buluyor. Felsefe en basit haliyle soru sormaksa bende kitabın finaline uygun bir soruyla yazımı bitirmek istiyorum.Sizce bizimde Tanrının bilinçaltından Sofie gibi zincirleri kopararak çıkıp özgür olabilmemiz mümkün mü?


Yazar Hakkında;


Jostein Gaarder (d. 8 Ağustos 1952; Oslo), Norveçli yazar.
Annesi, Inger Margrethe Gaarder öğretmendi ve çocuk kitapları yazarıydı. Babası, Knut Gaarder Oslo'da kolej müdürlüğü yapıyordu. 1971'te Oslo Katedral Okulu'nu bitirdi. 1974'te evlendi. 1976 ve 1983 yıllarında iki oğlu oldu. 1976'da Oslo Üniversitesi'nde İskandinav dilleri (Norveççe), düşünce tarihi ve dinler tarihinden lisans eğitimini tamamladı.
1981'de Ailece Bergen'e yerleştiler. Jostein Gaarder Fana Koleji'nde on yıl boyunca felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. 1991'de Jostein Gaarder tam zamanlı yazar oldu. Sofie'nin Dünyası'nı yazdı.
1994 yılından beri doğduğu yer olan Oslo'da yaşıyor.
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Demir Ökçe

Amerikalı ünlü yazar Jack London denince aklımıza ilk gelen eserlerin başında ''Demir Ökçe'' gelir.Dünya siyasi tarihine de bir yönüyle ışık tutan bu eserin en önemli özeliği sosyalizm üzerine yazılan ilk kitaplardan biri olmasıdır.Özellikle sosyalizmin daha yeni bir bilinçle yayılmaya başladığı dünyada Jack London en önemli sosyalistlerin başında gelmektedir.19. yy sonlarına doğru dünyada ki siyasi aktörlerin kendi ideolojilerini yayma girişimleri had safhaya ulaşmıştı.Yazar burada anlattığı konu itibarı ile de Amerikayı eserine konu ediyor. Amerika da ki sosyoekonomik durumdan çalışma koşullarına,emekçi sınıfların derin oligarşik yapıyla mücadelesi ve sendikalaşma gibi konular ele alınıyor.Edebi tarzda yazılmış bir eser olması münasebetiyle o dönemde dahi okunurluk oranı günümüze kadar hiç düşmedi.Yani ''Demir Ökçe''  popülerliğini halen savunduğu fikirlerle muhafaza ediyor.Ayrıca ufak bir tavsiye verecek olursam kitabı özellikle İş-Kültür yayınlarının çevirisinden okuyun.Kitap notlarına geçecek olursak;

Eser öncelikle sendika yöneticisi olan kahramanımızın, Martin Eden(bkz) romanından hatırlayacağınız şekliyle benzer özelliklerde genç,güzel ve kültürlü bir genç kıza aşık olmasıyla başlıyor.Her ne kadar konular farklı olsa da aşk ve mücadele yönüyle iki kitap aslında benzer ögeler taşıyor.Kız ile farklı sınıflara ait olmalarına rağmen kahramanımız konuşma üslubu ve hitabıyla genç kızın dikkatini üzerine çekmeyi başarıyor.Kızın ailesinin aristokrat bir yapıda olması ve kapitalist unsurları göz önünde bulundurması hatta bunun üstüne en önemlisi de bir iş adamı olması kahramanımızın da belirli bir safta mücadelesine başlamasına ön ayak olur.Öncelikle belirtmeliyim ki kitap belirli bir ideolojinin baskınlığı üzerine kurulmuş.Yani kitabı okurken belirli bir ideolojik propaganda yapıldığı kanısına varabilirsiniz keza yazarın diliyle kahramanımız çoğu zaman karşısındakini bayağı bir morartıyor.Girilen diyaloglara bazen üçüncü ve dördüncü kişilerde müdahil olabiliyor.Aslında bu kitap roman tadından öte o dönemde yeni yayılan sosyalizmin tüm unsurlarını okuyucusuna tanıtma gibi bir misyon edinmiş.Hem olayların içinde yüzmekle kalmıyor aynı zamanda gerçekleri tüm çıplaklığıyla görmenizi sağlıyor.Sistemin insanlara ayrımcı bir şekilde yaklaşıp sömürdükten sonra bir paçavra gibi nasıl savurduğu anlatılan konular arasında.Aslında kahramanımız kızı kendine aşık ediyor hatta babası da bu kadar girişken ve nerede ne konuşmasını bilen delikanlıya hayranlık besliyor.Çalışma şartların uygunsuzluğundan tutun da uzun çalışma süreleri, sosyal yönden yetersizlikler ile kapitalist sistemin eleştirisi başarıyla yapılıyor kitapta.Para babalarının nasıl devletin yöneticileriyle,askeriyle,kiliseleriyle,basınıyla ve mahkemeleriyle ilişki kurup oligarşik bir yapı oluşturduklarını ve bu yapının halkın alt kesimini tüm vahşiliği ile nasıl sömürdüğünü açık bir dille anlatıyor.Kilisenin dini sömürü,askerin kaba kuvvet,mahkemelerin baskı aracı,basının sansür,devlet yönetiminin de insani sömürüye imza attığını ve bu kurumların sürekli içli dışlı kendi çıkarlarını gözeterek iş adamları çevresinde-yani para çevresinde- kısır bir döngüyle hareket ettiği de kitabın özünden çıkartabileceğimiz diğer bir sonuç.Emekçi sınıfın yapması gereken şeyin kendisi dışında hiç kimseyi düşünmeyen ve iliklerine kadar emen bu çarkı bozuk yapıyı devrim yoluyla değiştirmesinin bir gereklilikten öte zorunluluk olduğu da ayrı bir sonuç olarak kitabın  özünden çıkartılabilir. Kahramanımızın çabaları örgütlü bir işçi sınıfı oluşturmaya zemin hazırlamak aslında. ''Örgütlü bir halkın karşısında hiç bir kuvvet duramaz'' felsefesiyle çalışmalarına devam eder.Devrim fikrini kitlelere aşılamak için toplantı üzerine toplantı yapar.Tabi ki kendi düşüncelerine sahip olmayan ve devrimin toplumsal bir yıkım olacağını söyleyenlerde çıkar.Kahramanımızın yanlış yolda olduğunu ve esasında çözümün uzlaşıda olduğu görüşünü savunanlarda vardır.Toplantıların çoğu oligarşik yapı tarafından tehlikeli bulunarak dağıtılır.Kilise sosyalizmin Tanrı yasalarına aykırı bir ateizmi savunduğunu ortaya atarak kitlelerin katılımını engellemek ister.Asker zor kullanarak bu fikri savunan önderleri tutuklar ve toplantıları kaba kuvvetle dağıtır.Mahkemeler suçlu ilan ettikleri kişileri en üst sınırdan cezalandırır. İş adamları toplantı yapan ve greve çıkan işçileri birer birer işten atar.Basın yayın organları düzen lehine kara propaganda yapıp dilediğince sansür uygular.Devlet yönetimi bütün yazılı dergi ve kitapları toplattırır.Zaten kitabın adından anlaşılacağı üzerine ''Demir Ökçe'' önüne kattığını yok eden ve ökçesini indirip kitleleri hizaya getiren-tabiri caizse koydu mu oturtan- oligarşik bir yapıdır.Çok değişik düşüncelerin şekillendirdiği insanlar kitabı ayrıca renklendirir.İş başında eli kolu kopan insanların yaşamlarına değinilir.Emekçilerin nasıl paçavra gibi atıldığı uzun uzun anlatılır ve çözüm için kapitalist düzenin yıkılıp sosyalist bir yapının oluşturulmasının gerekliliğinin üzerine sık sık atıf yapılır.Kahramanımız ayrıca bürokratlarla,generallerle,valiler ve işverenlerle uzun uzun tartışmayı tüm hararetiyle sürdürür.Devrim düşüncesini Amerikanın belirli semtlerinde benimsetir ve Chicago sokak savaşları kitabın sonunda destansı bir dille anlatılır.Tüm olağanlığıyla ve açıklığıyla sefil ve perişan halde ki işçi güruhunun acımasız oligarşiye mücadelesinin anlatımı eşsizdir.Ben özellikle bu bölümleri daha bir yoğunlaşarak ve tane tane okumanızı tavsiye ediyorum.Kitabın finalini oluşturan edebi üslub kanımca bu sahneleri anlatırken tavan yapmış.Kitabın finali maalesef işçiler için pek iç açıcı değil çünkü devlet ökçesini tüm sertliğiyle emekçilerin kafasına bir kez daha indirmiştir ve devrimde başka bir bahara kalmıştır.Yazarın devrim tutkusunu tüm dönemlerde canlı tutmayı amaçladığı için böyle bir sonu uygun gördüğünü düşünüyorum.



Yazar Hakkında;

Jack London (12 Ocak 1876, San Francisco - 22 Kasım 1916, Kaliforniya), ABD'li gazeteci ve roman yazarı. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitabın yazarı olan Jack London, Dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen Amerikalıların ilklerindendir.
(Alıntı;Wikipedia)

0 yorum

Martin Eden


Sizlere severek okuduğum bir kitap olan Martin Eden hakkında bir inceleme yazısı yazmaya karar verdim. Jack Londonun güçlü edebi üslubunu her yönüyle yansıtan bu eser kolay okunabilir bir çeviriyle karşımıza çıkıyor.İletişim yayınlarının dünya klasikleri dizisinde yer alan bu eser hakkındaki fikirlerim ve izlenimlerimde bir o kadar olumlu.Kitap incelemesine geçecek olursak;

Jack Londonun bu romanı bize başından beri bir nevi kendi biyografisinden yola çıktığı izlenimi veriyor. Roman tahsili düşük ve hayatın acı kaderinin eline düşmüş bir denizci tayfasının umutsuzluk ve görgüsüzlük arasına sıkışmış bir hayat hikayesiyle açılıyor. Londonun tahsilini belki bilmiyoruz ama kendi sıkışık dünyasına tıkılı kalmış ve zincirlerini koparmak isteyen bir kişilik çıkıyor karşımıza romanın başında. Bir ipe sap olamamış derler ya hani Martinde öyledir işte okuyamamış feleğin çemberine düşmüş acı ve ızdırap dolu bir yaşam sürmüş bir ergendir. Kısa hayatı denizin hırçın dalgalarıyla fırtınalarıyla boğuşmakla geçmiştir. Kendini geliştirememiştir Martin çevresel olarak kendi sınıfından insanlarla büyümüş ve onların argosunu almıştır. Bu yüzden konuşması kabadır ayrıca Martinin. Pek oturmasını kalkmasını bilmez nerede nasıl nezaket kurallarını uygulayacağını bilemez. Giyimi ve kuşamı da fakirliğin getirdiği sefaletten ötürü yamalı bohça gibidir.Fakat denizci olduğundan kuvvetlidir ve vücudu pektir. Geçmişte de bir çok kızı etkileyecek kadar yakışıklıdır ayrıca. Tüm bu olumsuzluklarının dışında tek olumlu sayılabilecek meziyeti belki de budur. Her ne kadar Tanrı vergisi de olsa..Birde içsel dünyasına gidecek olursak Martin son derece azimli ve ısrarcı bir kişiliktedir. Hiç bir zorluğa baştan koyvererek yenilmez. Diretir ve sonunda belki abartı olacak ama ölümde olsa ısrarından ve azminden bir şey kaybetmez. Çocukken ölümüne de olsa yaptığı mahalle kavgaları gelir aklına sık sık. O zamanda hiçbir zaman pes etmemiştir. Bir mahalle arasına sıkışmış kokuşmuş arkadaşlıklar ve çetelerden bıkmış usanmıştır zaten. Zincirlerini koparmak isteyen ve içinde bulunduğu hayat ve çevreden kurtulmak isteyen ve kabına sığmayan yağız bir delikanlıdır kendisi. Bir kıza aşık olur birden romanın başında bahsettiğimiz sahnelere dönecek olursak; Aristokrat ,okumuş ve üst sınıfa ait olan kibar ve nezaket kurallarında sınır tanımayan güzel ve zengin bir genç kıza tutulur. Tamamen kendi hayat ve yaşam tarzından üç yüz altmış derece farklı bu yaşam onu cezbeder. Kıza ve yaşamına hayran kalır belki ilk defa bu zaman utanır Martin kendisinden. Geçmişte yaşadığı kirli ve kaba hayatı sonlandırmak ister işte tam o anda. Kızın gözünün içine baktığı ve nezaketten yoksun gemi halatlarının nasırlaştırdığı kaba ellerini onun yumuşak,nazik ve küçük ellerine uzattığı zaman. Ama hiçbir zaman tutamaz o elleri,gözlerini kaçırır utanır ve yüzünü çevirir. Çünkü kendisi bu yaşama ait değildir ve kendini kıza layık görmez. Değişmesi gerektiğini çok iyi idrak eder. Hem kendisi kim oluyormuş kim bilir etrafında kendi gibi okumuş aynı sınıfa mensup kaç delikanlı vardır?. Aklından geçirir bunları ve sıkılganlığı ile yırtık ceketi gelir aklına ve biraz daha hüzünlenir. Evet evet vazgeçmelidir bu hayatından evet sonunda ölümde olsa vazgeçmeli. Hemen çalışmaya başlar Martin, kağıt kalemi alıp yazmaya koyulur. Kütüphanelerden çıkmaz ayrıca kızdan nezaket dersleri de alır. Belli ki kızda onu karşılıksız bırakmamış ve sevdasının bir parçası olmuştur bile. O da Martinin denizcilere özgü o pek vücuduna ve yakışıklılığına her genç kız gibi kapılmıştır. Martin hiç bitmeyen azminle yazılarını dergi ve gazetelere gönderir birer birer. Fakat editörler her defasında Martini red ederler. Yazılarını kaile ye alıp yayınlamazlar. Her gönderdiği yazının arkasından geri dönüş yapılmaz. Daha da umutsuzlanması gereken Martini bu daha çok cesaretlendirir. Daha çok sıklıkla ve daha çok yazar. Tek isteği itibarlı bir yazar olup hayat standartlarını yükseltmek ve belkide daha önemlisi kıza layık olabilmektir. Martin bu amaçla denizciliği bırakıp gider bir çamaşırhanede çalışır. Bu yolda paraya ihtiyacı olduğunu çok iyi bilir. Kardeşinin evinde zorunlu misafirlikler yaşar. Dört duvar arasında rutubetli,badanasız,döküntü ve viran halde bulunan eski bir karyolanın olduğu oda da tek başına kalır ve bu fakirlik içinde bitmez tükenmez bir azimle yazmaya devam eder. Bir kaç arkadaşta edinir ayrıca Martin bunlardan çok şey öğrenir ve rotasını çizmede kendisine çok yardımcı olurlar. Ardından yazıları yavaş yavaş kabul görür ve dergilerde basılmaya başlar. Azminin ve çok çalışmasının karşılığını alıyordur artık Martin. Daha çok yazar ve artık aranılan ve yazılarına bin para dökülen değerli bir yazar oluverir. İtibarı da vardır artık parasıyla birlikte zenginlikte ona eşlik eder. İsteğine kavuşmuştur, yazdığı yazılar onu taçlandırmış ve entelektüel bir kişiliğe büründürmüştür. Sınıf farklılıklarını içerisinde yaşadığı elit tabakayla tartışmaya başlar. Özgün fikirleriyle bu çevreler üzerindeki itibarını arttırır. Valisiyle,askeriyle,belediye başkanıyla ve diğer önemli devlet memurları ve aristokratlarıyla tartışmalarını hız kesmeden sürdürür. Fakat hayatında ki bu değişim kendisini mutlu etmemiştir. Kızın fakirlik zamanında ailesininde baskısıyla kendisiyle evlenmek istememesine içerler ve hayatın gerçekçilikten uzak kokuşmuş bir sistem üzerine kurulu olduğunu anlar. Sevdiklerinden uzaklaşır en yakın yazar dostu intihar eder. Evet tüm istediklerini elde etmiştir fakat huzuru elde edememiştir Martin bu hayatta. Umutsuzdur artık ve eskiden o çok sevdiği kızı da reddetmiştir artık. Kendi kabuğuna çekilmiştir Martin. Paranın ve itibarın kızı kendine çektiğini düşünür. Hayat üzerine düşünmekten kendini alamaz. Hayatın kötü yanlarını bulunduğu konum itibarı ile daha iyi kavrar. Eskisi gibi denizlere açılıp özgür olmayı ister yine o eski hayatını özler. Eskiden olduğu gibi gittiği ve ilk aşkını yaşadığı tropik adalara gitmeye karar verir. Kararını vermiştir evet arkasında tırnaklarıyla kazıyarak kazandığı bu hayatı çekip terk eder. Ama içinde ki umutsuzluk hiç bitmez hep aklı geçmişe kazınmıştır. Mutsuzluk deryasına açılmıştır belkide onun üzerinde yüzüyordur şimdi ve bu acıyı tamamen bitirmeye de kararlıdır. İstikamet adalardır ve bir hastalık sonucu kaybettiği ilk aşkı aklına gelmiştir birden bu köpüklü dalgaların üzerinde. Hüznü ve ızdırabı artmış, hayatın aldatıcı ve ikiyüzlülüğünü arkasına dönüp baktığında daha iyi görebiliyordur artık. Terk ettiği kız geldi aklına birden bire artık halisünasyonlar da nöbetler halinde etrafına karabasan gibi çökmüştür. Yok yok artık daha fazla dayanamayacaktır bu kadar acıya dayanacak ne takati ne de güçü kalmıştır. Hayat kendisine göre artık hayal ve yalanlar bütününden başka bir şey değildir. Bir kez daha bakar son kez arkasına ve nefesini son bir kez iyice ciğerlerine dolduracak şekilde çekerek bırakır o vakur bedenini karanlık sulara. Derinlere daha derinlere iner ve hayata bir zamanlar üzerinden en büyük umutlarla geçtiği bu suların en dip karanlıklarında son verir.

Yazar Hakkında;

    JackLondon (12Ocak 1876, SanFrancisco - 22Kasım 1916, Kaliforniya),ABD'li gazeteci ve roman yazarı. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitabın yazarı olan Jack London, Dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen Amerikalıların ilklerindendir
-Alıntı;Wikipedia-

0 yorum

Ekmeleddin İhsanoğlu ve Cumhurbaşkanlığı



Ekmeleddin İhsanoğlu maalesef ki tek kutuplu muhafazakar kimliğiyle ve geçmişte ki düşünceleriyle bu makamı hak etmeyeceğine inandığım bir kişiliktir.Günümüzde Suriye ve Irakta yaşanan katliamlarla ve insan hakları ihlalleriyle yozlaştırılmaya çalışılan siyasal İslamın, yaşadığımız coğrafi bölgede merkeze oturtulmaya çalışıldığı böylesi bir dönemde benzer kişilik ''çağrışımları'' yansıtabilecek birinin böylesi önemli bir mevkiye uygun atfedilmesi kanımca uygun değil.Akademik ve uluslararası başarıları farklı bir konudur farklı bir perspektiften değerlendirilebilir. Kendi kişisel meziyetleridir. Fakat herkesi kapsayacak bir aday olma konusunda ciddi sıkıntıları görmezden gelinemez.Türkiye de sıradan sığ düşüncelere sahip herhangi bir muhafazakar adaydan ben farklı görmüyorum.Yani bu yönüyle alakalı kıyas yapacak olursak Erdoğanın arkasındaki ezik kişilik sorunlarını hariç tutarsak Gülün daha pozitif olduğu bile söylenebilir.Yaş haddinin de ayrıca değerlendirilmesi gerekir ki keza daha genç ve dinamik bireylere daha çok ihtiyacımız olacak bir süreçte yaşıyoruz.Daha tempolu ve aktif kişilik özellikleri sergilemesi gerekir ki genel sekreterlik göreviyle cumhurbaşkanlığı makamları birbiriyle tamamen ayrı konumlarda bulunmakta.Bu değerlendirmeler ışığında da Ekmeleddin İhsanoğlu maalesef sınıfta kalıyor. Ayrıca eşinin açık olması da çağdaşlık kisvesi altında yutturulmaması gereken bir meseledir. Kişinin özümsediği sınırların dış görünüşle alakası yoktur. Atatürk Tanrı gibi kutsanmamalı fakat sıradan bir kişi gibi de kabul görmemelidir şeklinde ki açıklamasına katılmakla birlikte sonuç itibarıyla ''geçmişi kişinin aynası''dır ve bu yönüyle Ekmeleddin İhsanoğlu uygun bir aday olmaktan bir hayli uzaktır. .

0 yorum

IŞİD ve Kapitalist Ekonomi



Geçenlerde bir ekonomi profesörü Işidin bolgede otorite sağlaması Türkiyenin cikarinadir dedi. Otoritesizlik ve basibosluktansa bolgeye hakim ,kontrolü elinde tutan bir gücün olması bizim ve globalleşen dünyanın çıkarına hizmet edeceğini söyledi.Petrol fiyatlarinin artmayacagindan cunku dalgalanmalari kuresel capli aktörlerin belirledigine degindi. Dünya piyasalarinin bundan zarar gormeyecegini yani bizdede benzin fiyatlarinin oynamayacagini söyledi. Ileri ki dönemlerde bölgedeki doldurulan güç hakimiyetinden dolayi daha canli bir pazar ve ekonomik randiman gorulecegini belirtti. Adamin agzindan neredeyse para yönünden bal damliyordu. Fakat nedense ölenlerden ve katledilen çocuk ve masumlardan kisaca insaniyetten hiç bahsetmedi.Kapitalizmin sadece parayı merkeze oturttuğu bir sistemde yaşıyoruz. Öldürülen ve insan onuruna yakışmayacak şekilde infaz edilen insanlar nedense çabuk unutuluyor.Kirli bir mezhepçilik üzerine oynanan kara paranın ekonomik değeri ne olabilir ki? Kime ne fayda sağlayabilir veya iktisatın temelinde var olan mutluluğu kime yaşatabilir? Bende bu soruları yöneltmek isterdim bu şahsiyete. Paranın yarattığı profesörler ancak bu kadar cahil olabilir..